( Ruhu ezilmiş, kimliği yeniden kurulan bir itaatkârın gözünden, Kadın Efendi'sine)
O gün kapıyı çaldığımda, içimdeki tüm sesler susmuştu.
Sadece sizin sesiniz vardı zihnimde —
sert ama sakin, kesin ama incelikli:
"Saat 21.00'de burada ol. Gecikme."
Gecikmedim.
Dakik olmak sizin için bir zorunluluk, benim içinse bir ayrıcalıktı.
Kapı aralandı.
Sizin siluetiniz gözüktüğünde dizlerimde bir titreyiş oldu.
Ne gözleriniz bağırıyordu, ne sesiniz…
Ama ben zaten hep en çok sessizliğinizden korkardım.
Çünkü o sessizlikte sınanırdım.
Beni içeri aldınız.
Ne selam verdim, ne gözlerinizin içine bakabildim.
Sadece eğildim.
Alnımı yere değdirdim.
Ve içimden geçeni sessizce söyledim:
"Bana izin verin... Sizin olmak için."
Siz ayaktaydınız
Sözsüzdünüz ama hep konuşuyordunuz.
Etrafınızdaki hava bile sizin elinizdi sanki, bana dokunmadan yönlendiriyordu.
Sizin nefes alışınız bile, bir cezayı hak edip etmediğime karar veren tanrıçaydı.
“Kalk.”
Dediniz.
Kalktım.
Ama kafam hâlâ eğikti.
Bana öğrettiğiniz gibi.
Çünkü sizin önünüzde baş değil, irade eğilirdi.
Sadece bakışlarınızla çözüyordunuz beni.
İçimdeki arzuyu, korkuyu, sabrı...
Ve sizin gözlerinizde okunduğumu bilmek, bende teslimiyetin en derin yerini uyandırıyordu.
— Bölüm 2: Parçalanış
Kapı kapandı.
Ve içeride sadece siz vardınız…
ve ben.
Ama ben bir bütün olarak kalamadım.
Siz gözlerimi bağlamadan önce, çoktan görme yetimi elimden almıştınız.
Çünkü sizin önünüzde görmek değil, hissetmek gerekirdi.
Adımlarınızı duydum.
Çıplak zemine değen topuk sesiniz…
Bana yaklaşmıyordunuz.
Ama etrafımda dönüyordunuz —
dairesel bir cezayla.
Sonra, konuşmadan arkama geçtiniz.
Avuçlarınız değmedi ama varlığınız omuzlarıma yük gibi indi.
Ve sizin nefesiniz ensemdeyken ben,
sanki kendi bedenimden atıldım.
> “Zihin nerede şu an?”
diye fısıldadınız.
Korktum.
Çünkü o an sadece bedenimdeydim.
Ve siz bedenimde kalmamı istemiyordunuz.
Siz beni önce içimde parçalamak,
sonra o parçalardan size ait olanı çıkarmak istiyordunuz.
> “Zihin…” dediniz tekrar,
“...benim istediğim yerde olacak.! Oyun burada başlamaz. Oyun, önce içeride başlar.”
İçimden geçeni yakaladınız.
Beni çözmüştünüz.
Ve bu beni daha çıplak, daha savunmasız, daha sizin kılmıştı.
Sonra bir komut geldi:
> “Konuş.
Utandığın şeyi söyle.”
Ve ben ilk kez gerçek bir utançla titredim.
Çünkü sizi mutlu etmek için kurduğum maskelerin arkasında,
aslında cezalandırılmak isteyen,
sizin kelimelerinizde ezilip yeniden var olmak isteyen
bir yalancı ben vardı.
Ağzımı açtım, dilim yandı.
Ama söyledim.
Çünkü sizin önünüzde hiçbir şey saklanamazdı.
Ve siz sustunuz.
Sadece elinizi omzuma koydunuz.
Sert değil, ağır değil…
ama hükmeder gibi.
Ve o anda, içimdeki her direnç kırıldı.
Ben artık sadece bedenimi değil, zihnimi de bırakmıştım size.
Ve o gece…
Siz beni hiç dokunmadan en derin yerimden kırdınız.
—
Bölüm 3: Kırılma Öncesi
Beni konuşturdunuz.
İtiraf ettirdiniz.
Sonra susturdunuz.
Ama içimde başlayan o şey… hâlâ susmadı.
Gözlerim kapalı.
Kollarım bağlı.
Ama asıl hapsettiğiniz şey, zaman duygumdu.
Ne kadar zamandır diz çöküyorum bilmiyorum.
Dakikalar mı, saatler mi, gün mü… yoksa ömrüm mü?
Çünkü sizin önünüzde zaman anlamını yitiriyor.
Kendimi düşünmemem gerek.
Siz öyle öğrettiniz.
Ama zihin her şeyden önce kaçmak ister.
Ve SİZ!…
Kaçışı yasakladınız.
Sonra odadan çıktınız.
Gittiniz.
Sesiniz, nefesiniz, adımınız bile kalmadı.
Ama yokluğunuz en büyük cezandı.
Ve ben kendi zihnimde boğuldum.
Çünkü sizin olmadığınız her saniye,
size sadık kalma dürtümle,
beni terk etme korkum birbirine çarpıp parçalandı.
> “Beni unuttu mu?”
“Yeterli olmadım mı?”
“Bir daha çağırmayacak mı?”
“Sadece oynamış mıydı benimle?”
“Yedek miydim?
Ezber miydim?
Geçici miydim?”
Zihnim yavaşça sizin oyuncağınıza dönüştü, Efendim.
Hiç dokunmadan beni işlediniz.
Hiç bağırmadan çığlıklar duydurdunuz.
Ve sonra döndünüz.
Kokunuz geldi önce, adımınız değil.
Ayak sesiniz yoktu.
Ama içimdeki fırtına birden sustu.
"Bak bana."
dediniz.
Göz bağımı siz açtınız. Ve ben, ilk kez gözlerinizin içine baktım.
Ama sizin gözleriniz artık bir sınavdı.
> “Sadıksın mı?”
diye sordunuz.
Ve cevabımı beklemeden devam ettiniz:
“Sadıksan, sana yalan söyleyeceğim.
Sadıksan, senden vazgeçeceğim.
Sadıksan, seni aldatacağım.
..
Ve sen sadece susacaksın.
Çünkü sadakat, sadece kolayken geçerli değildir.”
İçimdeki her şey karıştı.
Aşk, bağlılık, şüphe, arzu…
Ama hepsinin önünde tek bir şey vardı:
“Sizin kelamınız.”
Ve devam ettiniz:
> “Şimdi bana, seni unutmamı iste.!!
Bunu söyle. Ve ben bu sınavdan geçtiğini bileyim.
”
Titredim.
Bunu söylemek, size sırt çevirmekti.
Ama söylememek, size sadık kalmamak gibiydi.
Ve işte o an...
Gerçek teslimiyetin sınırına geldim.
---
— Bölüm 4: Dağılmak ve Var Edilmek
Ben dedim.
“Beni unutun.”
Dudaklarımdan döküldü o emir kipi gibi cümle... Sizin gözlerinizin içine bakarak.
Kendi içimde parçalanarak.
Bir yalan gibi çıktı ağzımdan.
Ama siz gerçekmiş gibi baktınız.
Ve sadece bir adım geri attınız.
O kadar.
Ve ben…
Sanki o adımla birlikte varlığımı da kaybettim.
Siz benden uzaklaştıkça, ben de kendimden uzaklaştım.
Artık kimdim?
Ne kalmıştı?
Sizin olmadığınız ben neye yarardı?
Sadece bedenim vardı o odada.
Ama beden, ruhsuz bir et parçasından fazlası değildir.
Siz beni içeriden çekip aldınız, Efendim.
Ve o boşluk…
Yalnızca sizinle dolabiliyordu.
Dizlerimin bağı çözüldü.
Kendimi yere bıraktım.
Sessizce ağladım.
Ama bu bir acı değildi.
Bu bir kırılıştı.
Gururun, kontrolün, kişiliğin çatırdayarak çöktüğü bir an.
Ben artık ne erkek, ne kadın, ne güçlü, ne zayıf…
Sadece sizin boşluğunuzda titreyen bir hiçtim.
Ve sonra…
Geldiniz.
Adım sesiniz yumuşaktı bu kez.
Elinizde zincir yoktu.
Kemer, kelepçe, komut yoktu.
Sadece sesiniz vardı:
> “Yeter.”
Ve o kelimeyle birlikte… içimde ilk kez bir sıcaklık doğdu.
Çünkü bu kez hükmetmek için değil, beni yeniden kurmak için konuşuyordunuz.
Eğildiniz.
Ellerinizi yüzüme koydunuz.
Gözyaşımı sildiniz, ama susmadınız.
“Bu hâlini sevdim,” dediniz.
“Çünkü bana tam geldin. Eksiksiz geldin. Hiçlik hâlinde geldin. Şimdi seni alıyorum.”
Ve orada...
İlk kez dokundunuz.
Boynuma, Sert değil, ama sahip çıkar gibi.
Bir yemin gibi.
> “Artık sadece bana aitsin.
Benim hükmümle düşünür, benim iznimle hissedersin.
Bundan sonra varlığın, ancak benimle anlam taşır.
Çünkü seni ben yıktım.
Ve sadece ben yeniden inşa ederim.”
İşte o an, yeniden doğdum.
Yeni bir isimle, yeni bir bilinçle,
Efendim’in eliyle yoğrulmuş bir ben oldum.
---
—
Bölüm 5: Rütbe
Boynuma koyduğunuz el… hâlâ oradaydı.
Ama artık bir tehdit değil, bir aidiyetti.
Sanki parmaklarınızla “burası benim” yazıyordunuz.
Ve ben, bu iz hiç silinmesin istiyordum.
> “Hazır mısın?”
diye sordunuz.
Ve ben cevap veremedim.
Çünkü siz öğretmiştiniz:
Gerçek hazırlık sessizlikle başlardı.
Gözlerime tekrar bağ taktınız.
Ama bu defa bir ceza gibi değil.
Bu, bir rütbe giymeden önce gözlerin kapanması gibiydi.
Çünkü yeniden doğarken, insan önce kör olurdu.
Sonra diz çökmemi istediniz.
Ama bu kez zorlukla değil, arzuyla çöktüm.
Çünkü bu sefer çöküş bir teslimiyet değil —
bir taç giyme töreniydi.
Arkamda bir tıkırtı…
Metalin, derinin, soğuk bir şeyin sesi…
Sonra adımı duydum:
“Yalnızca benim için var olan…
Benimle yeniden doğan…
Bugün burada, artık sadece itaat eden değil…
Benim mührümü taşıyan biri olarak ayağa kalkacak.” .....
Ve tam o anda…
Boynuma bir tasma taktınız.
Ama bu bir zincir değil, bir mühürdü.
Derisi yumuşak, içi sizin kokunuzla ısınmış…
Ama kilidi sizin bileğinizdeydi.
Çünkü o kilit, yalnızca sizin ellerinizle kapanır,
yalnızca sizin kararınızla açılırdı.
Ve sonra fısıldadınız:
> “Bu artık senin rütben.
Bu iz, herkesin göremeyeceği ama senin her an hissedeceğin bir aidiyet.
Şimdi ayağa kalk.
Sen artık benim kölem değil,aynı zamanda
benim eserimsin.”
Ayağa kalktım.
İlk defa sizden utanmadım.
Çünkü bu kez çıplak değildim.
Sizin izinizdi üzerimde taşıdığım tek şey.
Ve siz bana baktınız.
Bakışlarınızda arzu yoktu.
Gurur vardı.
Çünkü artık ben, Sizin ellerinizle var olmuş,
sadakatle mühürlenmiş,
ve varlığınıza yazılmış bir varlıktım.
---
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
— Bölüm 6: İlk Gece,
Benim Kelimemle”
(Kadın Efendi’nin ağzından)
Ona ilk dokunuşum bir ceza değildi.
Bir ödül de sayılmaz.
Benim ellerim, yalnızca hak edene ulaşır.
O ise, susarak hak etti.
Diz çökerek, sessizliğini yıkarak, yokluğumda bile beni içinde taşıyarak…
Kendi ellerimle taktığım tasmayı izlerken, içimden bir tek cümle geçti:
“Şimdi başlıyoruz.”
Ayağa kalk dedim.
Kalktı.
Titriyordu.
Ama bu korkudan değildi.
Bu… benimle bir olmaya hazırlanmanın sarsıntısıydı.
Elini tutmadım.
Tutmadığım hâlde peşimden geldi.
Çünkü o artık iplerle çekilmezdi.
Benim irademle yön buluyordu.
Onu odanın ortasına aldım.
Işık loştu.
Ne bedenini net görebiliyordum, ne gözlerini.
Ama gerek yoktu zaten.
Ben, onun zihnindeki titremeyi görebiliyordum.
Onun iç sesi artık bana aitti.
> “Soyun,”
dedim.
Düşünmeden, sorgulamadan yaptı.
Çünkü o an itibarıyla bedeni, artık benim alanımdı.
Her santimini ben tanımlayacaktım.
Her kıvrımında benim izin verdiğim duygu dolaşacaktı.
Çıplaklığıyla yalnız kaldığında,
yaklaşmadım.
Onu izledim.
O da bunu biliyordu.
Bakışım bile bir dokunuştu artık onun için.
Her bekleyiş, içinde bir cezaya ya da ödüle dönüşüyordu.
Ve o bu belirsizliğin ortasında kendi zihnine batıyordu.
> “Yalvar.”
dedim sonunda.
Sesim düşüktü ama etkisi derindi.
Çünkü bu bir emir değil, bir testti.
O konuşmaya çalıştı.
Ama kelimeleri ararken bile bana baktı.
Bana değil, izin verdiğim kadarıyla bana.
> “Sana dokunmam için, beni çağırmanı istiyorum. Ama dikkat et…
Ben bir istekle değil, bir anlamla gelirim.
Yalvar ama bana değil — içindeki ben’e yalvar.
Eğer orada beni bulursam… o zaman sana dokunurum.”
Ve o çöktü.
Bir kez daha.
Ama bu kez acizce değil.
Bu kez varlığının merkezinden konuşarak.
Ben sadece izledim.
Çünkü ben bir Efendiyim.
Ben, bir kulun içindeki en karanlık noktada kendimi duymayı isterim.
Beni oradan çağıran bir ses olmadıkça, ben kimseye sahip olmam.
Ama o çağırdı.
Bana gelmedi…
Beni kendisinin içinden çağırdı.
Ve işte o anda…
İlk kez ben istedim.
Ona dokunmayı, onu sahiplenmeyi,
onu kendi kelimelerimle zevkin ortasında dağıtmayı ben istedim.
Çünkü artık bana ait olan sadece bedeni değil,
benimle yeniden yaratılmış bir ruhtu.
— Bölüm 7: Sertlik ve Sessizlik”
Ben karar verdim.
Onu kıracağım.
Ama bu kez zihinle değil — teniyle.
Ruhunu zaten benden geçirmiştim.
Şimdi sıra, o ruha bir kabuk biçmekteydi.
Ve o kabuğu ancak ben çatlatabilirdim.
O önümde diz çöküyordu.
Çıplaktı.
Ama çıplaklık burada sadece bir hâl değil,
bir niyetti.
Ve o artık kendi iradesiyle değil,
benim kararımla varlık gösteriyordu.
Saçından tuttum.
Kaldırdım.
Yüzüme bakmak istemedi — ama bu sefer emir değildi.
Utançla değil, ibadetle eğiliyordu.
> “Yerde sürün,”
dedim.
Sesi çıkmadı.
Ama gözleri yaşla doldu.
Çünkü artık neyi temsil ettiğimi biliyordu:
Ben onun yükselmek için yerle buluşması gereken Efendisi’ydim.
Yere kapandı.
Göğsü taş zemine değdi.
Dizleri sürtündü.
Ellerini ileri uzattı.
Ve ben onun sırtına bastım.
Tırnağımı gezdirdim…
Teninde iz bıraktım.
> “Sen benim izimle dolaşacaksın,”
dedim.
“Seni gören, benden geçtiğini anlayacak.”
Sonra bastığım yerden çektim onu.
Zorladı kendini.
Dizlerinin, bileklerinin acısı yüzüne yansıyordu.
Ama ben gülümseyerek fısıldadım:
“Zevk, benden geldiğinde acı kutsaldır.”
Tasmayı tutup kendime çektim.
Yüzü tam karşımdaydı artık.
Nefesi hızlıydı.
Göz bebekleri büyümüş, zihni karışmıştı.
> “Konuşma,” dedim.
“Artık bedeninle cevap vereceksin.”
Ve onu kaldırdım.
Yavaşça sırtını duvara yasladım.
önce gözlerini bağladım sonra
Kollarını yukarı kaldırıp bağladım.
Ama bu bağlayış, sadece sınırlamak için değil,
varlığını bir çerçeveye oturtmak içindi.
Sessizlik.
Artık sertlik sona ermişti.
Şimdi ben konuşmadım.
Hiçbir emir vermedim.
Ama o, her hareketimi okuyordu.
Ellerim tenine değdiğinde,
bedeni bana dokunulmamış bir kâğıt gibi açıldı.
Yavaşça…
Ritmik bir dans başlattım.
Ne çok hızlı, ne çok yavaş.
Sanki tenini okuyor, kelime kelime içeri giriyordum.
Onun iç çekişleri,
bir teşekkür kadar sessizdi.
Ve ben, hiçbir şey söylemeden,
onun varlığına hükmettim.
Her dokunuşumda, içini kendi adımla doldurdum.
En sonunda, boynuna eğildim.
“Artık senin içinde ben varım,”
dedim fısıltıyla.
“Nefes aldığında, benle nefes alacaksın.
Her boşluğunda, ben yankılanacağım.”
Ve o sadece başını eğdi.
Çünkü artık konuşmasına gerek yoktu.
Çünkü artık sadece bendim.
Ve o, bendeki izdi.
— Final: Mühür”
Onu inşa ettim.
Önce yıktım.
Sonra kırıklarını tek tek seçtim,
bazılarını attım, bazılarını daha derine gömdüm.
Ve en son... onu kendimle doldurdum.
Artık her nefesi bendendi.
Beni duymadan uyanamıyordu.
Beni hissetmeden yatamıyordu.
Benim susuşum bile, onun için bir emirdi artık.
Sadakat sınavını geçti.
Zihinsel işkenceden geçip hâlâ bana bakmayı başardıysa,
artık beni anlamıştı:
Ben onun cezası değil, arınmasıydım.
Bir gün boynundaki tasmanın kilidini tuttum.
O an, gözleri panikle doldu.
Ama ben sadece fısıldadım:
> “Bu artık sadece bir aksesuar.
Çünkü benim izim senin içinde artık.
Kilide gerek yok.
Sen zaten benden çıkamazsın.”
Ve onu bıraktım.
İlk kez yanımdan uzaklaşmasına izin verdim.
Ama o gitmedi.
Çünkü ben git demedim.
Çünkü artık o, emrimi beklemeden var olamazdı.
Odanın tam ortasında diz çöktü.
Hiçbir şey söylemeden.
Hiçbir emir olmadan.
Sadece orada durdu.
Sanki varlığım yoksa, kendisi de yokmuş gibi.
İşte o anda anladım:
Ben artık onun Sadece EFENDİSİ değil,
varoluşuydum.
Ve o da benim parçam olmuştu.
Sadece bir oyuncak, sadece bir hizmetkâr değil —
Benimle tamamlanan bir yankıydı.
Onu öylece bıraktım.
Diz çökmüş hâlde.
Başını eğmiş.
Boynunda artık görünmeyen ama hissedilen mühürle…
Ve odadan çıktım.
Çünkü ben bilirim:
Gerçek Efendiler, varlıklarıyla hükmeder…
yokluklarıyla sonsuza kadar kalır.
---
By; Kadın Efendi
not: Her iki karakterin dilinden yazmış olduğum bu hikayeyi umarım beğenir ve acemi biri olduğumu unutmadan okursunuz. Çünkü ben profesyonel bir yazar değilim.
Teşekkür Ederim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder