Uyandığında öğle üzeri olmuştu, küçük beyin havlama sesiyle yattığı kanepeden usulca doğruldu. Bu sırada camdan, bahçe kapısının önünde eğilmiş siyah bir gölge gördü. Kalktı, üstüne çeki düzen verip köpeğini de alarak hemen bahçeye çıktı.
Eğilen kişi tepedeki kilisenin rahiplerinden biriydi, sadece ayakkabısının çözülen bağcığını bağlıyordu. Özlem hemen apar topar kapıya çıktığı için, sakin görünerek selam verdi, karşılıklı selamlaştılar. Özlem tam arkasını dönüp içeri geçecekken, küçük bey bahçe kapısından rahibe doğru havlayınca, rahip "Köpekleri seviyorsunuz anlaşılan." diye sordu. Özlem de "Evet çok seviyorum." diyerek cevap verdi. "Belli." diye devam etti rahip, "Sabah köpeklere yiyecek verdiğinizi gördüm. Maalesef herkes sizin gibi duyarlı değil. Bunun için size teşekkür etmek isterim. Sizi görünce tanıdım. Bu arada 24 Eylül'de umarım dilekleriniz kabul olur. Dilek dilemek için kiliseye çıkacaksınız değil mi?" diye cümlesini tamamladı.
Özlem bir an niye diye soracakken tarihi hatırlayıp burada olursa mutlaka geleceğini söyledi ve teşekkür etti. Çünkü 23 Nisan ve 24 Eylül'de bu kiliseye hangi mezhepten olursa olsun yığınla insan gelip, yalın ayak ve hiç konuşmadan kilisenin oraya doğru çıkarlardı. Rahip, Özlem'e bunları hatırlatmış oldu ve iyi günler dileyip yürüyüşüne devam etti.
Özlem içeri girip kapıyı kapatırken, içinden rahibin köpeklere yedirdiği şeyi yiyecek olarak algılayıp şüphelenmediği için şükür etti. Yoksa ortada delil bırakmamak adına rahibi de öldürmek zorunda kalabilirdi ve bu da bütün planlarının alt üst olabileceği demekti. Özlem katil değildi, hiçbir şekilde konuyla alakalı olmayan birini öldürmek istemiyordu, "Bu canilik." diye içinden geçirdi ve bu düşüncesinin ardından histerik şekilde kahkaha atmaya başladı. Can'a yaptıkları o kadar normaldi ki onun için. Kahkaha krizini atlattıktan sonra derin bir sessizlikle, mantıklı düşünmeye zorladı kendisini.
Belki de bu bir işaretti ve bir ders çıkartmalıydı. Tüm bu olanların sonunda kendince çıkardığı ders, Mert için basit bir ölüm seçmek en mantıklısı olacağıydı. "Sindire sindire öldürürüm." diye içinden geçirdiğini düşünmüştü ama bu işleri tamamen sarpa sarmaktan başka bir işe yaramayacaktı. Evet, kesinlikle çok basit bir ölüm olmalıydı ve bunu da kaza süsü vererek yapacaktı. Zaten uzun vadeli plan yapacak zamanı yoktu. Mert, Can ile mesajlaştığını zannederek rezervasyonu yapmış olmalıydı ve pazar gününden önce bu ölüm gerçekleşmeliydi. Hem böylelikle bu kabus dolu hikayeye son verip, bundan sonra hayatını mutlu mesut ve olması gerektiği gibi geçirebilecek, zamanı kendisine hediye edebilecekti. Canı kan çekerse de küçük kesiklerle idare edecekti artik. Hem office boy'una bunları yapmaz, ona kıyamazdı..
"Office boy da nerden çıktı şimdi, kendine gel kadın." dedi içinden. Toparlanması gerekiyordu. O yüzden ayın 24'üne kadar kalma planını iptal edip, bir an evvel Istanbul'a dönmeliydi.
Adadaki tüm işlerini halledip, kiraladığı motorla, köpeğini de yanına alarak, arkasında en ufak delil bırakmadığına emin olduktan sonra, İstanbul'a geri dönmek için iskeleye doğru yola çıkmıştı. Günlerden perşembeydi. Ve bugün her şeyin son bulması için en uygun olan gündü.
Doğruca evine gidip biraz istirahat ettikten sonra zaman iyice daralmaya başlamadan bir şeyler yapmalıyım diye düşünmeye başladı. Vakit öğleni çoktan geçmiş, akşam üstü olmasına bir kaç saat kalmıştı. Pazar gününe bugünü saymazsa sadece üç gün kalmıştı ve işi sadece şansa bırakmaktan başka yolu yoktu.
......
Bu düşüncelerle dolu, sancılı bir yarım saat geçirdikten sonra pozitif düşünmeye zorladı kendisini ve "Umarım şanslı günümdeyimdir." diyerek daha fazla oyalanmadan hazırlanmaya başladı. Bir erkeği nasıl baştan çıkaracağını bilecek yaştaydı. O yüzden özenle giyinip süslendi. Küçük beyin de karnını doyurduktan sonra alarmı kurup evden dışarıya çıktı.
Doğruca arabasına atlayıp, Ümraniye üzerinden Şile çıkışlı tabelayı görene kadar hiçbir şey düşünmemeye çalışarak arabasını kullandı. Çünkü bir kaç saat önce aklına gelen en kolay ve en ucuz numarayı yapmaya odaklanmak istiyordu.
Bir süre daha sessizce arabasını kullandıktan sonra Yağız'ın kaza geçirdiği yere gelmişti. Dörtlülerini yakarak emniyet şeridinin en sağına arabasını park etti ve Yağız'ın telefonundan Mert'i aradı. "Bu ucuz taktik her zaman işe yarar ve hiçbir erkek yardım isteyen bir kadına kolay kolay hayır diyemez" diye düşündü. Zaten şansını ilk olarak böyle yaparak denemekten başka hiçbir mantıklı plan gelmemişti aklına. Bir yandan da umarım işe yarar diye içinden geçiriyordu. Telefon bir süre çaldıktan sonra açıldı. Özlem kibar ve çaresiz bir ses tonu takınarak;
-İyi akşamlar beyefendi, orası oto kurtarma değil mi? Yolda kaldım, lütfen yardımcı olur musunuz?
-İyi akşamlar hanımefendi, durun panik yapmayın, yalnız burası oto kurtarma değil. Ama dilerseniz konumunuzu atarsanız size en yakın oto kurtarmayı arayarak yardımcı olurum demişti.
İşe yaratmıştı. Özlem:
-Ben konum atmayı bilmiyorum ama şöyle söyleyeyim etrafımda da hiçbir şey yok, hava da kararmak üzere. Neyse sizi de rahatsız ettim kusura bakmayın. Sanırım biraz panikledim, yanlışlıkla oto kurtarma diye sizi aramış olmalıyım. Arabanın içinde kapıları kilitledim oturuyorum. Şarjım da bitmek üzere, lütfen rica etsem bana arayabileceğim bir telefon numarası verebilir misiniz? Telefonum kapanmadan arayıp yardım çağırmak istiyorum diye sesini daha da acıklı ve çaresizleştirerek konuştu.
-Peki şöyle yapalım, siz bana nereye gittiğinizi söyleyin, en azından bunu yapabilirsiniz. Etrafınızda neler var mesela, bana söylerseniz yardımcı olabilirim.-Şey ben Ağva'ya gidiyordum, Ümraniye'den çıkalı 15-20 dakika oluyor. İlk defa arabamla gitmeye kalktım, birden bire stop etti çalışmıyor.
-Anladım. Tamam ben de şuan Beykoz'dayım zaten. Ümraniye ile fazla bir arası yok. Hafta içi olduğu için sanırım trafik de fazla yoktur o yolda. Dilerseniz ben yardımcı olayım, hem fazla uzakta değilsiniz sanırım. Çekiciyi aradım, ettim derken gelmesi nereden bakarsanız bir, bir buçuk saati bulur. Ama tabi ki yine de siz bilirsiniz, ben en geç yirmi dakikaya yanınızda olurum. Arabanızın markası ve plakası nedir? diye sordu. Unutmadan bu arada adım Mert diye ekledi.
Özlem sadece 34 YGZ diyerek şarjı bitmiş gibi telefonu Mert'in yüzüne kapattı. Ve hemen telefonunu uçak moduna almayı ihmal etmemişti. Yaklaşık 15-20 dakika sonra arabasının yanında siyah renkte bir Porsche durdu, içinden takım elbiseli, fotoğraflarından daha da yakışıklı Mert indi ve Özlem'in arabasının yanına geldi. Özlem'in üzerinde göğüs dekoltesi olan oldukça dar ve mini bir elbise vardı, arabadan inmeden hemen önce iç lambasını yakarak camı açtı.
-Mert Bey?
-Evet benim, diye cevap verdi Mert.
-Ne oldu bilmiyorum motordan duman çıkmaya başladı, ben de hemen arabayı durdurdum sonra tekrar çalıştırmak istedim ama çalışmadı diyerek önce içerden arabanın kaputunu açıp sonra da kapısını açtı. Yanına elektro şok aletini el feneriymiş gibi alarak arabasından indi ve arabanın önüne doğru Mert ile birlikte yürüdü.
Mert arabanın motoruna bakmak için eğildiği sırada Özlem Mert'in ensesine şok aletini dayayıp düğmesine bastı. Mert oracıkta bayılmıştı. Özlem hemen arabasından çıkarttığı eldivenleri eline geçirip Mert'i arabasına sürükleyerek taşımaya başladı. Şoför koltuğuna güçlükle oturtmayı başarmıştı. Şansına bu esnada yoldan kimse geçmemişti. Daha sonra kendi arabasının bagajından aldığı benzin bidonunu önce Mert'in üzerine, yüzüne, neresine denk gelirse dökmeye başladı. Bidonun içinde kalan benzini de arabanın içine, koltukların üzerine, içine, dışına, her yerine gelecek şekilde bitene kadar boşalttı. Sonrasında Mert'in arabasının benzin kapağını açtı ve öncelik olarak Mert'i ateşe verdi. Benzinin alev almasıyla arabanın içi bir an da alev topuna dönmüştü. Ve çok geçmeden bir kaç dakika sonra patlayacaktı, o yüzden Özlem daha fazla oyalanmadan, hemen arabasına binip, bir süre farlarını yakmadan emniyet şeridi üzerinden, olay yerinden hızlıca uzaklaşmaya başladı. En yakin tali yola sapıp, aksi istikamete doğru bir süre gittikten sonra yeniden çevre yoluna çıkmıştı. Şile'ye doğru giden herhangi arabadan biriydi şimdi.
Artık hızını da normale indirmiş, kendi şeridinde devam etmeye başlamıştı. Normal bir şekilde seyrederken arkasından siren çalarak gelen ambulas ve itfaiye arabalarına yol vermişti. Yaklaşık 10 dakika sonra Mert'in arabasının yandığı yere gelmişti. Alevlerin şiddetiyle patlayan araba hala
yanıyordu. Yavaşlayıp durdu. İtfaiye bir yandan yanan arabayı söndürmekle uğraşırken ambulanstan indirilen sedyeye baktı. Yangını kontrol altına alınmış dumanlar içindeki arabadan Mert'in tanınmayacak kadar kömür olmuş cesedinin taşındığını görene kadar bekledi. Ambulansın siren sesi çalmadan yolda ilerlediğini görüp, öldüğüne ikna olduktan sonra yine en yakın çıkıştan geriye dönüp evine giderken, arabasının radyosundan rastgele bir müzik açtı. Radyoda Candan Erçetin "Dünyada ölümden başkası yalan" şarkısını söylüyordu. Sesi biraz daha açıp sözlerine eşlik ederek evine doğru gitti.
Eve gelir gelmez televizyonun karşısına geçti rastgele bir kanalı açıp izlemeye başladı. Bir süre sonra gece haberleri başlayacaktı, sabırsızlıkla beklemeye başladı. Beklediği haberin gelmesi sanki dakikalar sürmüştü ve nihayetinde flaş haber olarak Şile yolundaki esrarengiz ölüm haberinin canlı yayın olarak verildiğini görünce televizyonun sesini biraz daha açtı.
"Serez İnşaat şirketinin sahibi, sosyetenin göz bebeği diye anılan Mert Serez, akşam saatlerinde Şile yolu üzerinde park halinde olan arabasının içinde ölü bulundu. Bilinmeyen bir sebepten dolayı çıkan yangında feci şekilde yanarak can veren Serez, yakın çevresini yasa boğdu. Şimdi olay yerine canlı bağlanıyor ve muhabirimiz Tolga'dan olay hakkındaki son gelişmeleri öğreniyoruz. Evet Tolga, sendeyiz"
Özlem dikkatle televizyonu izlemeye başlamıştı.
Ekranda hala üzerinden dumanlar tüten araç, aracın başında olay yeri inceleme ekibinin kalabalığı ve gecenin karanlığında yanıp sönen polis araçlarının tepe lambalarından gelen ışık curcunası içerisinde genç bir muhabir olay hakkında öğrenebildiklerini anlatmaya başladı. Haber stüdyosundaki sunucuya:
-Serez İnşaatin genç veliahti Mert Serez'in sır dolu ölümü hakkında değişik bilgilere ulaşıyoruz Yasemin, son günlerde arkadaşlarına işlerinin iyi gitmediğini ve bu hızla devam ederse iflasın eşiğine gelebileceğini söyleyen Mert'in bu sözlerinin ardından, böyle bir olayın cereyan etmesi akıllara intihar etmiş olacağının şüphesini uyandırsa da Mert Serez'in yakın çevresinden gelen haberler, genç iş adamının son aylarda hızla borç batağına saplandığı ve bu olayın bir alacak-verecek hesaplaşması olabileceği yönünde. Savcılık olayın geniş kapsamlı tahkikat kapsamında olduğunu belirtiyor ve altı gündür kendisinden haber alınamayan diğer genç iş adamı Can Doğan'la, öldürülen yada ölen Mert Serez arasındaki yakın dostluğa dikkat çekerek, bu iki olay arasındaki bağlantıyı çözmeye yönelik bir çalışma başlatıldığı yönünde bilgi veriyor. Adeta iskelet haline gelene kadar yanmış bu araçtan delil toplamaya çalışan ekiplerin işi zor gibi gözüküyor. Şimdilik olay yerinden vereceğimiz bilgiler bu kadar Yasemin"
Dinledikleri Özlem'e yetmişti, televizyonu kumandadan kapatarak keyifle oturduğu koltukta gerindi. Evini, işini özlemişti ve artık normal hayatına odaklanıp, son günlerde kaçırdığı o yoğun iş temposuna geri dönmesi gerekiyordu. Özlem aslında hiçbir zaman, o eski Özlem olamayacağının farkındaydı.
Büyükçe bir kadehe en sevdiği kırmızı şaraptan koyarak doğruca yukarıya çıktı. Banyoya girip küvetin tıpasını taktıktan sonra dolması için suyu açtı. Su biraz yükselmeye başlayınca, en sevdiği banyo köpüğünü de içine bolca döktü. Sonra yavaş yavaş üzerindekileri çıkartmaya başladı. Tamamen çıplak kalınca kırmızı şarap dolu kadehle birlikte küvetin içine bıraktı yorulmuş bedenini. Bir süre sıcak suyun içinde öylece yattı "Ne gündü ama" diye geçirdi içinden. Sonra keyifle şarabından büyük bir yudum aldı, suyun üzerinde kalan göğüslerinin üzerindeki köpükleri bir eliyle toplayıp havaya üfledi. Kafasını geriye atarak, "O kadar yorulmuşum ki biraz daha küvette oyalanırsam uyuyup kalacağım, ya da büyük bir yaramazlık yapacağım." diye düşündü. Bu düşünceyle kikirdeyerek, yattığı yerden sol ayak parmağı ile kuvetin tıpasını yerinden oynatıp çıkmasını sağladı. Su olanca hızıyla alçalırken, yer yer vücudunun üzerinde köpük kalmıştı. Hafifçe kendisini sıvazlayarak ayağa kalktı, duşu açtı ve özenle yavaş hareketlerle önce vücudunu sonra saçlarını şampuanlayarak duruladı. Üzerinde ne kan kokusu kalmıştı ne de yorgunluk. Misler gibi koktuğunu fark etti. Elini uzatıp bornozunu aldı ve küvetten çıkmadan üzerine geçirdi. Başına da küçük bir baş havlusu alarak özenle saçlarını sardı. Üzerinde bornozu olduğu halde yatak odasına gitti. Vücudundaki fazla suları kuruladıktan sonra bornozunun kemerini çözdü, bornozu üzerinden kayıp giderken kendisini öylece yatağın üstüne attı. Sıcak banyo ve ardından duş iyi gelmiş, bedeni rahatlamış, tüm kasları gevşemişti. Derin bir uykuya dalmak için çok fazla bir zaman geçmemişti.
Sabah uyandığında ana rahmindeki cenin gibi bacakları karnına çekik olarak uyandı, çıplak uyuduğu için üşümüş olmalıydı. Bir süre sırt üstü yatıp eklemlerini açmak için gerindi ve daha fazla yatakta oyanlamadan kahve suyu koymak için kalkıp mutfağa doğru gitti. Kahvesini hazırladıktan sonra koridorda ilerleyip evin kapısını açtı, bahçeye çıktı. Her sabah olduğu gibi, köşedeki marketin çırağının bahçe kapısına asılı gazeteliğe günlük bıraktığı gazeteleri alıp, mutfağa geçti. Bir haftalık gazete birikmişti. O günün gazetesini eline aldi ve karıştırmaya başladı, üçüncü sayfada Can'ın resmiyle karşı karşıyaydı işte. Can'ın gülerek bakan fotoğrafının altındaki haberi hızlıca okumaya başladı.
"6 günden beri kendisinden en ufak haber dahi alınamayan Can Doğan'ın hiçbir izine rastlanmamıştır. Yapılan ihbara üzerine Mavi Marmara iskelesinin yakınlarındaki park halindeki arabasında yapılan araştırmalar sonucunda, aracın içinde çeşitli içkiler bulundu. Bunun üzerine alkollü olabileceği ve dengesini kaybedip denize düşmüş olma ihtimali üzerinde duruldu. Bu göz önüne alınarak yapılan aramalar ise hiçbir sonuç vermedi. Yetkililer, arama kurtarma ekiplerinin çalışmaları sonucunda boğazın akıntısına kapılmış olma ihtimali üzerinde durduklarını ve beklemekten başka bir çarelerinin olmadığını belirterek, aramaya son verildiğini aktardı."
"Adaya gelirken içecek bir şeyler getirebilirsin demiştim, heyecandan arabanın içinde unutmuş kuş beyinli, artık nasıl bir heyecan yaptıysa" diyerek bir süre daha gazeteye baktıktan sonra kahvesinden bir yudum aldı. Hemen ardından yüzünü buruşturdu, haberi bir solukta okurken kahvesini içmeyi unutmuş ve kahvesi soğumuştu. Yeniden kahve suyu koyarken "Yalan dünyada ölümden başkası yalan" şarkısını mırıldandığını fark ederek gülümsedi. Ve...
Dört gün sonra ayın 24'üydü Yalın ayak ve hiç konuşmadan çalılara kırmızı ipini bağlayarak kiliseye kadar yürüyüp, dileğinin gerçekleşmesi için Büyükada'ya gitme planını şimdiden yapmaya başlamıştı. Ve bu sefer yanına hiçbir şeyi yük etmeyip sadece office boy'unu götürecekti.
Okuduğunuz için teşekkürler.
......
By Kadın Efendi.
Eğilen kişi tepedeki kilisenin rahiplerinden biriydi, sadece ayakkabısının çözülen bağcığını bağlıyordu. Özlem hemen apar topar kapıya çıktığı için, sakin görünerek selam verdi, karşılıklı selamlaştılar. Özlem tam arkasını dönüp içeri geçecekken, küçük bey bahçe kapısından rahibe doğru havlayınca, rahip "Köpekleri seviyorsunuz anlaşılan." diye sordu. Özlem de "Evet çok seviyorum." diyerek cevap verdi. "Belli." diye devam etti rahip, "Sabah köpeklere yiyecek verdiğinizi gördüm. Maalesef herkes sizin gibi duyarlı değil. Bunun için size teşekkür etmek isterim. Sizi görünce tanıdım. Bu arada 24 Eylül'de umarım dilekleriniz kabul olur. Dilek dilemek için kiliseye çıkacaksınız değil mi?" diye cümlesini tamamladı.
Özlem bir an niye diye soracakken tarihi hatırlayıp burada olursa mutlaka geleceğini söyledi ve teşekkür etti. Çünkü 23 Nisan ve 24 Eylül'de bu kiliseye hangi mezhepten olursa olsun yığınla insan gelip, yalın ayak ve hiç konuşmadan kilisenin oraya doğru çıkarlardı. Rahip, Özlem'e bunları hatırlatmış oldu ve iyi günler dileyip yürüyüşüne devam etti.
Özlem içeri girip kapıyı kapatırken, içinden rahibin köpeklere yedirdiği şeyi yiyecek olarak algılayıp şüphelenmediği için şükür etti. Yoksa ortada delil bırakmamak adına rahibi de öldürmek zorunda kalabilirdi ve bu da bütün planlarının alt üst olabileceği demekti. Özlem katil değildi, hiçbir şekilde konuyla alakalı olmayan birini öldürmek istemiyordu, "Bu canilik." diye içinden geçirdi ve bu düşüncesinin ardından histerik şekilde kahkaha atmaya başladı. Can'a yaptıkları o kadar normaldi ki onun için. Kahkaha krizini atlattıktan sonra derin bir sessizlikle, mantıklı düşünmeye zorladı kendisini.
Belki de bu bir işaretti ve bir ders çıkartmalıydı. Tüm bu olanların sonunda kendince çıkardığı ders, Mert için basit bir ölüm seçmek en mantıklısı olacağıydı. "Sindire sindire öldürürüm." diye içinden geçirdiğini düşünmüştü ama bu işleri tamamen sarpa sarmaktan başka bir işe yaramayacaktı. Evet, kesinlikle çok basit bir ölüm olmalıydı ve bunu da kaza süsü vererek yapacaktı. Zaten uzun vadeli plan yapacak zamanı yoktu. Mert, Can ile mesajlaştığını zannederek rezervasyonu yapmış olmalıydı ve pazar gününden önce bu ölüm gerçekleşmeliydi. Hem böylelikle bu kabus dolu hikayeye son verip, bundan sonra hayatını mutlu mesut ve olması gerektiği gibi geçirebilecek, zamanı kendisine hediye edebilecekti. Canı kan çekerse de küçük kesiklerle idare edecekti artik. Hem office boy'una bunları yapmaz, ona kıyamazdı..
"Office boy da nerden çıktı şimdi, kendine gel kadın." dedi içinden. Toparlanması gerekiyordu. O yüzden ayın 24'üne kadar kalma planını iptal edip, bir an evvel Istanbul'a dönmeliydi.
Adadaki tüm işlerini halledip, kiraladığı motorla, köpeğini de yanına alarak, arkasında en ufak delil bırakmadığına emin olduktan sonra, İstanbul'a geri dönmek için iskeleye doğru yola çıkmıştı. Günlerden perşembeydi. Ve bugün her şeyin son bulması için en uygun olan gündü.
Doğruca evine gidip biraz istirahat ettikten sonra zaman iyice daralmaya başlamadan bir şeyler yapmalıyım diye düşünmeye başladı. Vakit öğleni çoktan geçmiş, akşam üstü olmasına bir kaç saat kalmıştı. Pazar gününe bugünü saymazsa sadece üç gün kalmıştı ve işi sadece şansa bırakmaktan başka yolu yoktu.
......
Bu düşüncelerle dolu, sancılı bir yarım saat geçirdikten sonra pozitif düşünmeye zorladı kendisini ve "Umarım şanslı günümdeyimdir." diyerek daha fazla oyalanmadan hazırlanmaya başladı. Bir erkeği nasıl baştan çıkaracağını bilecek yaştaydı. O yüzden özenle giyinip süslendi. Küçük beyin de karnını doyurduktan sonra alarmı kurup evden dışarıya çıktı.
Doğruca arabasına atlayıp, Ümraniye üzerinden Şile çıkışlı tabelayı görene kadar hiçbir şey düşünmemeye çalışarak arabasını kullandı. Çünkü bir kaç saat önce aklına gelen en kolay ve en ucuz numarayı yapmaya odaklanmak istiyordu.
Bir süre daha sessizce arabasını kullandıktan sonra Yağız'ın kaza geçirdiği yere gelmişti. Dörtlülerini yakarak emniyet şeridinin en sağına arabasını park etti ve Yağız'ın telefonundan Mert'i aradı. "Bu ucuz taktik her zaman işe yarar ve hiçbir erkek yardım isteyen bir kadına kolay kolay hayır diyemez" diye düşündü. Zaten şansını ilk olarak böyle yaparak denemekten başka hiçbir mantıklı plan gelmemişti aklına. Bir yandan da umarım işe yarar diye içinden geçiriyordu. Telefon bir süre çaldıktan sonra açıldı. Özlem kibar ve çaresiz bir ses tonu takınarak;
-İyi akşamlar beyefendi, orası oto kurtarma değil mi? Yolda kaldım, lütfen yardımcı olur musunuz?
-İyi akşamlar hanımefendi, durun panik yapmayın, yalnız burası oto kurtarma değil. Ama dilerseniz konumunuzu atarsanız size en yakın oto kurtarmayı arayarak yardımcı olurum demişti.
İşe yaratmıştı. Özlem:
-Ben konum atmayı bilmiyorum ama şöyle söyleyeyim etrafımda da hiçbir şey yok, hava da kararmak üzere. Neyse sizi de rahatsız ettim kusura bakmayın. Sanırım biraz panikledim, yanlışlıkla oto kurtarma diye sizi aramış olmalıyım. Arabanın içinde kapıları kilitledim oturuyorum. Şarjım da bitmek üzere, lütfen rica etsem bana arayabileceğim bir telefon numarası verebilir misiniz? Telefonum kapanmadan arayıp yardım çağırmak istiyorum diye sesini daha da acıklı ve çaresizleştirerek konuştu.
-Peki şöyle yapalım, siz bana nereye gittiğinizi söyleyin, en azından bunu yapabilirsiniz. Etrafınızda neler var mesela, bana söylerseniz yardımcı olabilirim.-Şey ben Ağva'ya gidiyordum, Ümraniye'den çıkalı 15-20 dakika oluyor. İlk defa arabamla gitmeye kalktım, birden bire stop etti çalışmıyor.
-Anladım. Tamam ben de şuan Beykoz'dayım zaten. Ümraniye ile fazla bir arası yok. Hafta içi olduğu için sanırım trafik de fazla yoktur o yolda. Dilerseniz ben yardımcı olayım, hem fazla uzakta değilsiniz sanırım. Çekiciyi aradım, ettim derken gelmesi nereden bakarsanız bir, bir buçuk saati bulur. Ama tabi ki yine de siz bilirsiniz, ben en geç yirmi dakikaya yanınızda olurum. Arabanızın markası ve plakası nedir? diye sordu. Unutmadan bu arada adım Mert diye ekledi.
Özlem sadece 34 YGZ diyerek şarjı bitmiş gibi telefonu Mert'in yüzüne kapattı. Ve hemen telefonunu uçak moduna almayı ihmal etmemişti. Yaklaşık 15-20 dakika sonra arabasının yanında siyah renkte bir Porsche durdu, içinden takım elbiseli, fotoğraflarından daha da yakışıklı Mert indi ve Özlem'in arabasının yanına geldi. Özlem'in üzerinde göğüs dekoltesi olan oldukça dar ve mini bir elbise vardı, arabadan inmeden hemen önce iç lambasını yakarak camı açtı.
-Mert Bey?
-Evet benim, diye cevap verdi Mert.
-Ne oldu bilmiyorum motordan duman çıkmaya başladı, ben de hemen arabayı durdurdum sonra tekrar çalıştırmak istedim ama çalışmadı diyerek önce içerden arabanın kaputunu açıp sonra da kapısını açtı. Yanına elektro şok aletini el feneriymiş gibi alarak arabasından indi ve arabanın önüne doğru Mert ile birlikte yürüdü.
Mert arabanın motoruna bakmak için eğildiği sırada Özlem Mert'in ensesine şok aletini dayayıp düğmesine bastı. Mert oracıkta bayılmıştı. Özlem hemen arabasından çıkarttığı eldivenleri eline geçirip Mert'i arabasına sürükleyerek taşımaya başladı. Şoför koltuğuna güçlükle oturtmayı başarmıştı. Şansına bu esnada yoldan kimse geçmemişti. Daha sonra kendi arabasının bagajından aldığı benzin bidonunu önce Mert'in üzerine, yüzüne, neresine denk gelirse dökmeye başladı. Bidonun içinde kalan benzini de arabanın içine, koltukların üzerine, içine, dışına, her yerine gelecek şekilde bitene kadar boşalttı. Sonrasında Mert'in arabasının benzin kapağını açtı ve öncelik olarak Mert'i ateşe verdi. Benzinin alev almasıyla arabanın içi bir an da alev topuna dönmüştü. Ve çok geçmeden bir kaç dakika sonra patlayacaktı, o yüzden Özlem daha fazla oyalanmadan, hemen arabasına binip, bir süre farlarını yakmadan emniyet şeridi üzerinden, olay yerinden hızlıca uzaklaşmaya başladı. En yakin tali yola sapıp, aksi istikamete doğru bir süre gittikten sonra yeniden çevre yoluna çıkmıştı. Şile'ye doğru giden herhangi arabadan biriydi şimdi.
Artık hızını da normale indirmiş, kendi şeridinde devam etmeye başlamıştı. Normal bir şekilde seyrederken arkasından siren çalarak gelen ambulas ve itfaiye arabalarına yol vermişti. Yaklaşık 10 dakika sonra Mert'in arabasının yandığı yere gelmişti. Alevlerin şiddetiyle patlayan araba hala
yanıyordu. Yavaşlayıp durdu. İtfaiye bir yandan yanan arabayı söndürmekle uğraşırken ambulanstan indirilen sedyeye baktı. Yangını kontrol altına alınmış dumanlar içindeki arabadan Mert'in tanınmayacak kadar kömür olmuş cesedinin taşındığını görene kadar bekledi. Ambulansın siren sesi çalmadan yolda ilerlediğini görüp, öldüğüne ikna olduktan sonra yine en yakın çıkıştan geriye dönüp evine giderken, arabasının radyosundan rastgele bir müzik açtı. Radyoda Candan Erçetin "Dünyada ölümden başkası yalan" şarkısını söylüyordu. Sesi biraz daha açıp sözlerine eşlik ederek evine doğru gitti.
Eve gelir gelmez televizyonun karşısına geçti rastgele bir kanalı açıp izlemeye başladı. Bir süre sonra gece haberleri başlayacaktı, sabırsızlıkla beklemeye başladı. Beklediği haberin gelmesi sanki dakikalar sürmüştü ve nihayetinde flaş haber olarak Şile yolundaki esrarengiz ölüm haberinin canlı yayın olarak verildiğini görünce televizyonun sesini biraz daha açtı.
"Serez İnşaat şirketinin sahibi, sosyetenin göz bebeği diye anılan Mert Serez, akşam saatlerinde Şile yolu üzerinde park halinde olan arabasının içinde ölü bulundu. Bilinmeyen bir sebepten dolayı çıkan yangında feci şekilde yanarak can veren Serez, yakın çevresini yasa boğdu. Şimdi olay yerine canlı bağlanıyor ve muhabirimiz Tolga'dan olay hakkındaki son gelişmeleri öğreniyoruz. Evet Tolga, sendeyiz"
Özlem dikkatle televizyonu izlemeye başlamıştı.
Ekranda hala üzerinden dumanlar tüten araç, aracın başında olay yeri inceleme ekibinin kalabalığı ve gecenin karanlığında yanıp sönen polis araçlarının tepe lambalarından gelen ışık curcunası içerisinde genç bir muhabir olay hakkında öğrenebildiklerini anlatmaya başladı. Haber stüdyosundaki sunucuya:
-Serez İnşaatin genç veliahti Mert Serez'in sır dolu ölümü hakkında değişik bilgilere ulaşıyoruz Yasemin, son günlerde arkadaşlarına işlerinin iyi gitmediğini ve bu hızla devam ederse iflasın eşiğine gelebileceğini söyleyen Mert'in bu sözlerinin ardından, böyle bir olayın cereyan etmesi akıllara intihar etmiş olacağının şüphesini uyandırsa da Mert Serez'in yakın çevresinden gelen haberler, genç iş adamının son aylarda hızla borç batağına saplandığı ve bu olayın bir alacak-verecek hesaplaşması olabileceği yönünde. Savcılık olayın geniş kapsamlı tahkikat kapsamında olduğunu belirtiyor ve altı gündür kendisinden haber alınamayan diğer genç iş adamı Can Doğan'la, öldürülen yada ölen Mert Serez arasındaki yakın dostluğa dikkat çekerek, bu iki olay arasındaki bağlantıyı çözmeye yönelik bir çalışma başlatıldığı yönünde bilgi veriyor. Adeta iskelet haline gelene kadar yanmış bu araçtan delil toplamaya çalışan ekiplerin işi zor gibi gözüküyor. Şimdilik olay yerinden vereceğimiz bilgiler bu kadar Yasemin"
Dinledikleri Özlem'e yetmişti, televizyonu kumandadan kapatarak keyifle oturduğu koltukta gerindi. Evini, işini özlemişti ve artık normal hayatına odaklanıp, son günlerde kaçırdığı o yoğun iş temposuna geri dönmesi gerekiyordu. Özlem aslında hiçbir zaman, o eski Özlem olamayacağının farkındaydı.
Büyükçe bir kadehe en sevdiği kırmızı şaraptan koyarak doğruca yukarıya çıktı. Banyoya girip küvetin tıpasını taktıktan sonra dolması için suyu açtı. Su biraz yükselmeye başlayınca, en sevdiği banyo köpüğünü de içine bolca döktü. Sonra yavaş yavaş üzerindekileri çıkartmaya başladı. Tamamen çıplak kalınca kırmızı şarap dolu kadehle birlikte küvetin içine bıraktı yorulmuş bedenini. Bir süre sıcak suyun içinde öylece yattı "Ne gündü ama" diye geçirdi içinden. Sonra keyifle şarabından büyük bir yudum aldı, suyun üzerinde kalan göğüslerinin üzerindeki köpükleri bir eliyle toplayıp havaya üfledi. Kafasını geriye atarak, "O kadar yorulmuşum ki biraz daha küvette oyalanırsam uyuyup kalacağım, ya da büyük bir yaramazlık yapacağım." diye düşündü. Bu düşünceyle kikirdeyerek, yattığı yerden sol ayak parmağı ile kuvetin tıpasını yerinden oynatıp çıkmasını sağladı. Su olanca hızıyla alçalırken, yer yer vücudunun üzerinde köpük kalmıştı. Hafifçe kendisini sıvazlayarak ayağa kalktı, duşu açtı ve özenle yavaş hareketlerle önce vücudunu sonra saçlarını şampuanlayarak duruladı. Üzerinde ne kan kokusu kalmıştı ne de yorgunluk. Misler gibi koktuğunu fark etti. Elini uzatıp bornozunu aldı ve küvetten çıkmadan üzerine geçirdi. Başına da küçük bir baş havlusu alarak özenle saçlarını sardı. Üzerinde bornozu olduğu halde yatak odasına gitti. Vücudundaki fazla suları kuruladıktan sonra bornozunun kemerini çözdü, bornozu üzerinden kayıp giderken kendisini öylece yatağın üstüne attı. Sıcak banyo ve ardından duş iyi gelmiş, bedeni rahatlamış, tüm kasları gevşemişti. Derin bir uykuya dalmak için çok fazla bir zaman geçmemişti.
Sabah uyandığında ana rahmindeki cenin gibi bacakları karnına çekik olarak uyandı, çıplak uyuduğu için üşümüş olmalıydı. Bir süre sırt üstü yatıp eklemlerini açmak için gerindi ve daha fazla yatakta oyanlamadan kahve suyu koymak için kalkıp mutfağa doğru gitti. Kahvesini hazırladıktan sonra koridorda ilerleyip evin kapısını açtı, bahçeye çıktı. Her sabah olduğu gibi, köşedeki marketin çırağının bahçe kapısına asılı gazeteliğe günlük bıraktığı gazeteleri alıp, mutfağa geçti. Bir haftalık gazete birikmişti. O günün gazetesini eline aldi ve karıştırmaya başladı, üçüncü sayfada Can'ın resmiyle karşı karşıyaydı işte. Can'ın gülerek bakan fotoğrafının altındaki haberi hızlıca okumaya başladı.
"6 günden beri kendisinden en ufak haber dahi alınamayan Can Doğan'ın hiçbir izine rastlanmamıştır. Yapılan ihbara üzerine Mavi Marmara iskelesinin yakınlarındaki park halindeki arabasında yapılan araştırmalar sonucunda, aracın içinde çeşitli içkiler bulundu. Bunun üzerine alkollü olabileceği ve dengesini kaybedip denize düşmüş olma ihtimali üzerinde duruldu. Bu göz önüne alınarak yapılan aramalar ise hiçbir sonuç vermedi. Yetkililer, arama kurtarma ekiplerinin çalışmaları sonucunda boğazın akıntısına kapılmış olma ihtimali üzerinde durduklarını ve beklemekten başka bir çarelerinin olmadığını belirterek, aramaya son verildiğini aktardı."
"Adaya gelirken içecek bir şeyler getirebilirsin demiştim, heyecandan arabanın içinde unutmuş kuş beyinli, artık nasıl bir heyecan yaptıysa" diyerek bir süre daha gazeteye baktıktan sonra kahvesinden bir yudum aldı. Hemen ardından yüzünü buruşturdu, haberi bir solukta okurken kahvesini içmeyi unutmuş ve kahvesi soğumuştu. Yeniden kahve suyu koyarken "Yalan dünyada ölümden başkası yalan" şarkısını mırıldandığını fark ederek gülümsedi. Ve...
Dört gün sonra ayın 24'üydü Yalın ayak ve hiç konuşmadan çalılara kırmızı ipini bağlayarak kiliseye kadar yürüyüp, dileğinin gerçekleşmesi için Büyükada'ya gitme planını şimdiden yapmaya başlamıştı. Ve bu sefer yanına hiçbir şeyi yük etmeyip sadece office boy'unu götürecekti.
Okuduğunuz için teşekkürler.
......
By Kadın Efendi.