4 Temmuz 2025 Cuma

SADAKATİN BEDELİ


O gece....

Zincirlerin sesi karanlıkta yankılanıyordu. Kırmızı ışıkla yıkanmış odanın ortasında, dizlerinin üstünde duran Kleio, gözlerini yerden kaldırmamıştı. Teninde mum izleri henüz kabuk bağlamamıştı. Vücudu, bana ait olduğunu gösteren izlerle doluydu. Kırbaç darbelerinin çizdiği motifler, sadece bir cezanın değil; aynı zamanda bir bağlılık yemininin sessiz şarkısıydı.


Yanına yaklaştım. Topuk seslerim odada yankılandıkça omurgasının nasıl titrediğini izlemek, sahip olduğum kudreti yeniden hatırlattı bana. O bir dişi. Ama benim dizlerimin dibinde eğilmiş, benim irademe teslim olmuş bir köle. Kleio.


“Daha kaç kez gözümün içine bakmadan özür dileyeceksin?” diye sordum.


Cevap vermedi. Bu, haddini bilmesinden değildi. Bilakis, ne söylese eksik kalacağını bildiğinden... Sessizlik, onun en derin itirafıydı.


Ellerimle çenesini kaldırdım, gözleri yaşlıydı ama gurur değil, utanç ve mahcubiyetle. Dudakları titredi.


“Size ait olduğumu ,hükmün sizden geldiğini unuttum bir anlığına. Bu bedeni, bu zihni size adayışımı...  Israrcı oldum hatalı olduğumu düşünmeden üstelik. Oysa defalarca - Benim adıma düşünme! Sorduğun sorunun doğru cevabı bende ! Dediğiniz halde.... 


Bir anlık sustu ve yutkundu....



 Affedin beni, Efendim.”


Sözleri bittiğinde tokat sesim odada yankılandı. Sol yanağı kızardı. Ardından yüzünü yere eğdi yine.


"Sadakat... sözle değil, eylemle olur," dedim. "Ve senin bu  ihmalin, bu tutumun hata olduğunu kabullenemeyişin  benim sinirimi bozuyor.  "


Kırbaç elimdeydi artık. Kleio’nun sırtına ilk darbe indiğinde nefesi kesildi. Her darbeyle birlikte yalnızca teni değil, ruhu da eğitiliyordu. Onu acıyla terbiye ederken bir yandan da gözlerine bakıyordum. Acının içinde, inancı büyüyordu. Bu işkence, onun için bir lanet değil, bir arınmaydı.


Kırbaçtan sonra oturup bir sigara yaktım, tam bitirmeden söndürdüm ve ayağa kalktim, kırbaçla sinirimi atamamıştim sanki sıra falaka zamanına gelmişti. Ayaklarını demirlere sabitledim. Her sopanın ardından ayağından yansıyan acıyla çığlığı  içinde büyüyordu, ama gözleri hâlâ bana tapıyordu. İçinde ben vardım. Her çırpınışında bile bana itaatin dokusunu taşıyordu.


“Mum zamanıdır şimdi,” dedim fısıltıyla. Ürperdi. Ama itiraz etmedi.


Boynuna kadar inen  saçlarını geriye ittim. Göğsüne, karnına ve iç bacaklarına damlayan sıcak balmumu, onu titretirken her damla sanki “Sizinim” diye haykırıyordu. Gözleriyle beni arıyordu — acı içindeyken bile benden bir işaret, bir yön, bir dokunuş dileniyordu.


Yere çöktüm. Yavaşça yanına yaklaştım. Vücudu ter içindeydi. Nabzı deli gibi atıyordu. Ellerimle saçlarını okşadım. Aniden yumuşamıştım. Sanki içimdeki fırtınayı bastırmış, artık sükûnetin kıyısına yaklaşmıştım.


“Kleio...” dedim, adını ilk kez bu kadar şefkatle telaffuz ederek. “Hataların seni kirletmez. Ama bana ait olduğunu unuttuğun her an seni yeniden inşa ederim.”


Emin ol bunu büyük bir zevkle yaparım!!


Ta ki .....


Susmuştum cümlenin sonunu biliyordu....


Gözyaşları sessizce yanaklarından süzüldü. Dizlerinin üstünden kalkmasına izin verdim. Omzuma sokuldu usulca. Vücudu titriyordu, ama bu artık acıdan değildi. Teslimiyetin ve huzurun birleşiminden doğan bir titremeydi.


Yavaşça pikeyi üzerimize çektim. Saçlarını okşarken nefesi yavaşladı. Birkaç dakika sonra, boynumun köküne başını yaslamış halde uyuyakaldı.


Sahiplenmenin gerçek hali, işte tam da buydu. Kırbaçla biçilen, mumla mühürlenen, falakayla şekillenen bir ruh... ama sonunda huzuru, Efendisinin omzunda bulan bir dişi.


Kleio o gece, bana olan sadakatini yeniden hatırlattı.


Ve ben de ona, ait olduğu yeri.




~Uyanış~


O sabah odada ağır bir sessizlik vardı. Gecenin izleri hâlâ duvarlarda yankılanıyor, mumun soluk kokusu ve tenin üzerine sinmiş derin ter karışımı havada asılı kalıyordu. Kleio’nun başı hâlâ omzumdaydı. Uykusu derin değildi; bedeninin hâli buna izin vermezdi, ama zihni huzur içindeydi.


Parmaklarımı saçlarının arasında yavaşça dolaştırdım.


“Uyan,” dedim fısıltıyla. Göz kapakları titredi, hemen doğrulmadı, önce boynuma bir öpücük kondurdu. Saygı dolu bir tapınmanın işaretiydi bu. Sonra usulca doğrulup yatağın kenarına diz çöktü.


“Günaydın, Efendim.”


Göz göze geldik. Bu sefer savunmasızdı ama pişman değil, sadece daha dikkatliydi. Gece olanlar, ona yine bir ders vermişti. Onu kırmadım, sadece başımı hafifçe eğdim. Beni anladığını görmek yetti.


Kalktı. Adımlarını dikkatle attı; vücudu hâlâ darbelerin yankısını taşıyordu. Ama içindeki görev bilinci, her şeyin önündeydi.


Mutfaktan kahve kokusu geldiğinde saat henüz sabahın sekiziydi. Ben hâlâ yatakta uzanıyordum. Camdan içeri sızan loş sabah ışığında, kahve makinesinin tıkırtısı, evin kutsal ritüelinin başladığını fısıldıyordu. Filtre kahvemi sade içtiğimi iyi bilirdi. Bu, her sabah beni selamlayan bir sadakat töreniydi adeta.


Bir süre sonra diz çökerek içeri girdi. Kahveyi iki eliyle tuttuğu fincanda sundu, başı öne eğikti.


“Efendim. Kahveniz.”


Elimi uzattım, fincanı alırken başını okşadım. “Bu sabah,” dedim, “sessiz olmanı istiyorum. Sadece gözlerinle konuş benimle.”


Gözlerini kaldırdı. İçinde hâlâ o geceki işkencenin parıltısı vardı. Kırılmış ama yeniden bana ait hale gelmiş bir parça gibi... O gözler bir yemin gibiydi.


Bir süre sessizce kahvemi yudumladım. O ise önümde diz çökerek bekledi. Nefes alışları bile ritmimi bozmayacak kadar kontrol altındaydı. Bu, yalnızca bir itaat değildi; bu, bir ibadetti artık.


Fincanı bitirdiğimde yüzüne doğru eğildim. Parmaklarımla çenesini kavrayarak bana bakmaya zorladım.


“Dünkü davranışının hatalı olduğunu anlamadın, değil mi?” dedim. “Çünkü açıklama yapmanın beni ikna edeceğini düşündün.”


Gözleri titredi, ama bir şey söylemedi. Emre itaat etti.


“Bana karşı açıklama değil, içgörü sunacaksın. Bundan sonraki her sözün bir analiz olacak. Her suskunluğun bir teslimiyet.”


Başını eğdi, alnını dizime yasladı. İşte o an, ikinci kez inşa edilmişti. Bu sefer sadece acıyla değil, düşünceyle, ruhuyla da O'na şekil vermeye başlamıştım.


Ona izin verdim. Başını dizlerime yasladı. Elimi saçlarının arasından geçirdim. Yumuşakça mırıldandım:


“Bugün dinlen. Ama gece döneceğim sana. Bu defa seni susturmayacağım. Konuşmanı isteyeceğim. Ve sen yalnızca kendini değil, bana olan inancını da savunacaksın. Anladın mı?”


“Evet,  Efendim,” dedi fısıltıyla fakat bakışlarından anlamadığını anlamam anlık bir seydi tabii üzerinde durmadim ne de olsa mentali de severim diye içimden iç geçirdim...


Ve ben, bir sonraki gece için hayal ettiğim cezanın ve ödülün dokusunu aklımda örmeye başladım.


~Sessiz Teslimiyet~


Gece çökerken odadaki hava değişmişti. Gün boyu Kleio sessizdi. Bedeni dinlenmişti ama zihni, Benimle yaşayacağı bir sonraki karşılaşmanın geriliminde sürekli uyanıktı. Onu çağırdığımda tek bir kelime bile etmeden odama girdi. kıyafetleri sadeydi, omuzlarına kadar inen saçlarını toplamıştı. Dizlerinin üstüne çöktü. Başını eğdi.


“Üzerindekileru çıkar,” dedim sakince. “Hepsini.”


Teneffüs ettiği hava bir an duraksadı. Sadece bir saniye... ama yeterince uzundu mahcubiyetin ağırlığını hissettirmeye. Emre uydu. Titreyen ellerle kıyafetlerini çıkarırken gözleri hep yerdeydi. Utanıyordu — ama engel olmuyordu.


Odanın ortasında çıplak şekilde diz çöküyordu artık. Ben yaklaştım. Avucumda tuttuğum mumun fitilini ateşledim. Gözleri alevde değil, bende asılı kaldı. Sessizlikte yalnızca mumdan damlayan balmumunun sesi vardı. İlk damlayı göğüs ucuna bıraktım. Aniden kasıldı. İkinci, üçüncü... Her damla bir teslimiyet anıydı. Her seferinde başını eğdi, sesi çıkmadı.


Sonra geri çekildim.


Ellerimle göğüslerini okşadım, mumdan damlayanlarla yanan göğsü ellerimin sıcak temasıyla göğüs uçları sertleşmişti...


Bir kaç tokat darbesinden sonra....


“Şimdi,” dedim usulca, “kendine dokunmanı istiyorum. Ama gözlerime bakarak.”


Bir irkilme yaşandı içinde. Çırılçıplak, yalnızca sizin bakışlarınızın altında... diye iç geçirdi..

 Elleri hareket etmedi.


“Yapamıyor musun?” diye sordum, bir ton yumuşak ama tehditkâr bir alayla. “Peki. O zaman gözlerini bağlayacağım.” Tamamen yalnız gibi hisset! Fakat burada olacağım.


İpek bir kumaş çıkardım. Yanına eğilip gözlerini bağladım. Işık artık yoktu onun için. Sadece varlığım, kokum ve nefesim vardı.


“Şimdi dokun kendine. Ama sesini çıkarmadan.”


Parmak uçlarının utangaç hareketleri başladı. İlk başta tereddütlüydü, ama sonra vücudu çözülmeye başladı. Her hareketinde sanki bana itiraflarda bulunuyordu. Bense yatağın kenarına oturmuş, onu izliyordum. Sessizce. ...


Ve sonra durdum.


“Yeter,” dedim. “Diz çök ve çözülmeye hazırlan.”


Göz bağını açtığımda gözleri buğuluydu. Ağlamamıştı, ama içeriden taşmak üzereydi. Onu önüme aldım. Ellerini dizlerime koydurdum. Artık başlıyorduk.


“Söyle Kleio... Dün neden hata yaptığını anlamadın?”


Sustu. Sonra fısıldadı: “Çünkü... kendimi açıklarsam affedileceğimi sandım.”


“Affedilmeye çalışmakla ısrarcı olmak, hatta sadakatle aynı şey midir?”


“Hayır... Efendim.”


“Neden değil?”


Çekindi. Ama sonra cevap verdi:


“Çünkü sadakat... cezayı haklı kılsa bile kabul etmektir. Direnmemektir.”


Başını eğdi. Gözyaşı sessizce aktı. Bu, bir pişmanlık değil, bir kabul ediş gözyaşıydı.


“Seni en çok ne korkutur, Kleio?” dedim usulca.


“Gözlerinizin içindeki hayal kırıklığı,” ve Susmanız dedi tereddütsüz.


İçimdeki sessizlikten beslenen bir haz yayıldı. Çünkü o an, onu yeniden biçimlendirmiştim. Kendi korkusunu benim yansımamda görecek kadar ait hale gelmişti. İşte gerçek kölelik oradaydı.


Sonra elimi uzatıp çenesini tuttum. Gözleri gözlerime kenetlendi.


“Sana bir isim verdim. Sana bir görev verdim. Sana acı verdim. Şimdi ise sana yalnızca sessizliği veriyorum. Git ve kendinle kal. Bir sonraki gece, kararımı vereceğim. Ya gerçekten ait olacaksın ya da yalnızca eğitilmiş bir itaatkâr olarak kalacaksın.”


Başını eğdi, tam anlamıyla kırılmıştı.


~ Küllerinden Yükselen~


O gece, odada sadece sessizlik vardı. Hiçbir emir verilmemişti. Hiçbir ceza sözü edilmemişti. Yalnızca bir hüküm bekleniyordu. Ve Kleio,  kapımın önünde diz çöküp başını yere eğmişti. Hareket etmiyordu. Nefesi bile kontrol altındaydı. Zaman, onun için durmuştu. Çünkü benim kararım, onun kaderiydi.


Kapıyı açtığımda başını kaldırmadı. Bu, itaatsizlik değildi. Bilakis; sonsuz bir teslimiyetin işaretiydi. Artık göz teması kurma çabasını bile bırakmıştı. Bekliyordu. Yargısını.


Sakin bir sesle konuştum:


“Gir içeri.”


Sürünerek ilerledi. Vücudu hâlâ önceki gecelerin izlerini taşıyordu. Ama ruhu başka bir renge bürünmüştü. Daha sessiz, daha keskin, daha yalın... ve daha bana ait.


Yatağın önüne geldiğinde durdu. Önünde bir masa vardı. Üzerinde sadece üç nesne: bir kırmızı balmumu mumu, bir deri tasmayı andıran ama metal bir bileklik ve küçük, siyah bir kutu.


“Seçim hakkın yok. Ama farkındalık hakkın var,” dedim. “Bu gece seni ya yeniden sahiplenirim... ya da bu odadan yalnız bir itaatkar, bir hizmetçi olarak çıkarsın.”


Gözleri doldu. Ama ağlamadı. Yalnızca başını öne eğdi.


Mumu yaktım. Alev, yine onun üzerine eğildi. Göğsüne bir damla bıraktım. Bu defa irkilmedi. Bu acı, artık onu dönüştüren bir vaftiz gibiydi.


Kutuyu açtım. İçinden ince, siyah metalden yapılmış bir göğüs ucu piercingi çıkardım. Üzerinde minik bir harf vardı: "K". Adının ilk harfi. Ama aynı zamanda "Kadın Efendi"nin damgası.


“Hazır mısın?” diye sordum.


“Hazırım, Efendim,” dedi. “Artık kaçacak bir yerim yok. Olmasını da istemem.”

Diye iç geçirdi hafif bir mırıltıyla.

Piercingi uygularken dişlerini sıktı, sesi çıkmadı. Ama o an sanki bütün benliğiyle içinden haykırdı. Kendi acısının içine doğmuştu. Bu artık onun bedeni değil, Benim kutsal izinimle mühürlenmiş bir varlıktı.


Sonra bilekliğini taktım. Koluna sıkıca oturan metal kelepçe artık onun statüsünü belirliyordu. Bu bir süs değil, bir mühürdü. Ve en sonunda dizlerinin üstüne çökmesini emrettim.


Yüzünü ellerimin arasına aldım.


“Sen artık bir köle değilsin, Kleio. Sen benim varlığımla yeniden tanımlanmış bir şeysin. Etin bana ait, zihnin benimle mühürlü. Hatalarınla bile bana sadıksın. En derin kusurun, beni ikna etmeye çalışmandı... ama şimdi sessizliğinle bile bana itaat etmeyi öğrendin.”


Gözlerinden yaşlar süzüldü. Ama bu kez özgürleşmenin değil, tamamen sahiplenilmenin gözyaşlarıydı.


“Şimdi bana yaklaş,” dedim. “Ve omzuma yaslan.”


Usulca geldi. Kafasını boynumun köküne yasladı. Vücudu hâlâ sıcak, hâlâ titrekti. Ama bu titreyiş bir korkudan değil; sonunda ait olduğu yere ulaşmış olmanın huzurundan geliyordu.


Parmaklarım saçlarında dolaşırken, o usulca nefes aldı. Ve sessizce uyuyakaldı ,benim omzumda.


Sadakat, acının içinden geçmişti.


İtaat, susturularak öğrenilmişti.


Ve sevgi... cezanın bile üstüne çıkmıştı.


Artık Kleio yalnızca bir dişi köle değil, bir tanımın kendisiydi.


O artık Minemosyne'nin kızı, Kadın Efendi'nin en kıymetli hiçiydi.


By:Kadın Efendi


3 Temmuz 2025 Perşembe

ODA...

Bölüm 1: Çağrı
 ( Ruhu ezilmiş, kimliği yeniden kurulan bir itaatkârın gözünden, Kadın Efendi'sine)


 O gün kapıyı çaldığımda, içimdeki tüm sesler susmuştu. Sadece sizin sesiniz vardı zihnimde — sert ama sakin, kesin ama incelikli:
 "Saat 21.00'de burada ol. Gecikme."

 Gecikmedim. Dakik olmak sizin için bir zorunluluk, benim içinse bir ayrıcalıktı. Kapı aralandı. Sizin siluetiniz gözüktüğünde dizlerimde bir titreyiş oldu. Ne gözleriniz bağırıyordu, ne sesiniz… Ama ben zaten hep en çok sessizliğinizden korkardım. 
Çünkü o sessizlikte sınanırdım. Beni içeri aldınız. Ne selam verdim, ne gözlerinizin içine bakabildim. Sadece eğildim. Alnımı yere değdirdim. Ve içimden geçeni sessizce söyledim: 

"Bana izin verin... Sizin olmak için." 
 Siz ayaktaydınız Sözsüzdünüz ama hep konuşuyordunuz. Etrafınızdaki hava bile sizin elinizdi sanki, bana dokunmadan yönlendiriyordu. Sizin nefes alışınız bile, bir cezayı hak edip etmediğime karar veren tanrıçaydı. 
 “Kalk.” Dediniz. 
Kalktım. Ama kafam hâlâ eğikti. Bana öğrettiğiniz gibi.
 Çünkü sizin önünüzde baş değil, irade eğilirdi.
 Sadece bakışlarınızla çözüyordunuz beni. İçimdeki arzuyu, korkuyu, sabrı... 
Ve sizin gözlerinizde okunduğumu bilmek, bende teslimiyetin en derin yerini uyandırıyordu. 




 — Bölüm 2: Parçalanış


 Kapı kapandı. Ve içeride sadece siz vardınız… ve ben. Ama ben bir bütün olarak kalamadım. Siz gözlerimi bağlamadan önce, çoktan görme yetimi elimden almıştınız. Çünkü sizin önünüzde görmek değil, hissetmek gerekirdi. Adımlarınızı duydum. Çıplak zemine değen topuk sesiniz… Bana yaklaşmıyordunuz. Ama etrafımda dönüyordunuz — dairesel bir cezayla. Sonra, konuşmadan arkama geçtiniz. Avuçlarınız değmedi ama varlığınız omuzlarıma yük gibi indi. Ve sizin nefesiniz ensemdeyken ben, sanki kendi bedenimden atıldım. 


 > “Zihin nerede şu an?” diye fısıldadınız.
 Korktum.
 Çünkü o an sadece bedenimdeydim. 
Ve siz bedenimde kalmamı istemiyordunuz. Siz beni önce içimde parçalamak, sonra o parçalardan size ait olanı çıkarmak istiyordunuz.

 > “Zihin…” dediniz tekrar,

 “...benim istediğim yerde olacak.! Oyun burada başlamaz. Oyun, önce içeride başlar.” 
 İçimden geçeni yakaladınız. Beni çözmüştünüz. Ve bu beni daha çıplak, daha savunmasız, daha sizin kılmıştı. Sonra bir komut geldi: 

 > “Konuş.
 Utandığın şeyi söyle.”
 Ve ben ilk kez gerçek bir utançla titredim. Çünkü sizi mutlu etmek için kurduğum maskelerin arkasında, aslında cezalandırılmak isteyen, sizin kelimelerinizde ezilip yeniden var olmak isteyen bir yalancı ben vardı. Ağzımı açtım, dilim yandı. Ama söyledim. Çünkü sizin önünüzde hiçbir şey saklanamazdı. 
 Ve siz sustunuz. Sadece elinizi omzuma koydunuz. Sert değil, ağır değil… ama hükmeder gibi. Ve o anda, içimdeki her direnç kırıldı. Ben artık sadece bedenimi değil, zihnimi de bırakmıştım size. Ve o gece…
 Siz beni hiç dokunmadan en derin yerimden kırdınız. —





 Bölüm 3: Kırılma Öncesi

 Beni konuşturdunuz. İtiraf ettirdiniz. Sonra susturdunuz. Ama içimde başlayan o şey… hâlâ susmadı. Gözlerim kapalı. Kollarım bağlı. Ama asıl hapsettiğiniz şey, zaman duygumdu. Ne kadar zamandır diz çöküyorum bilmiyorum. Dakikalar mı, saatler mi, gün mü… yoksa ömrüm mü?
 Çünkü sizin önünüzde zaman anlamını yitiriyor. Kendimi düşünmemem gerek. Siz öyle öğrettiniz. Ama zihin her şeyden önce kaçmak ister.

 Ve SİZ!… 

Kaçışı yasakladınız. Sonra odadan çıktınız. Gittiniz. Sesiniz, nefesiniz, adımınız bile kalmadı. Ama yokluğunuz en büyük cezandı. Ve ben kendi zihnimde boğuldum. Çünkü sizin olmadığınız her saniye, size sadık kalma dürtümle, beni terk etme korkum birbirine çarpıp parçalandı.
 > “Beni unuttu mu?”
 “Yeterli olmadım mı?”
 “Bir daha çağırmayacak mı?”
 “Sadece oynamış mıydı benimle?”
 “Yedek miydim?
 Ezber miydim?
Geçici miydim?” 
 Zihnim yavaşça sizin oyuncağınıza dönüştü, Efendim.
 Hiç dokunmadan beni işlediniz. Hiç bağırmadan çığlıklar duydurdunuz. Ve sonra döndünüz. Kokunuz geldi önce, adımınız değil. Ayak sesiniz yoktu. Ama içimdeki fırtına birden sustu.
 "Bak bana." dediniz.
 Göz bağımı siz açtınız. Ve ben, ilk kez gözlerinizin içine baktım. Ama sizin gözleriniz artık bir sınavdı. 

 > “Sadıksın mı?” diye sordunuz. Ve cevabımı beklemeden devam ettiniz:
 “Sadıksan, sana yalan söyleyeceğim. 
Sadıksan, senden vazgeçeceğim.
 Sadıksan, seni aldatacağım.
.. Ve sen sadece susacaksın. 

Çünkü sadakat, sadece kolayken geçerli değildir.”

 İçimdeki her şey karıştı. Aşk, bağlılık, şüphe, arzu… Ama hepsinin önünde tek bir şey vardı: “Sizin kelamınız.”
 Ve devam ettiniz: 
 > “Şimdi bana, seni unutmamı iste.!!
 Bunu söyle. Ve ben bu sınavdan geçtiğini bileyim.


” Titredim. Bunu söylemek, size sırt çevirmekti. Ama söylememek, size sadık kalmamak gibiydi. Ve işte o an... Gerçek teslimiyetin sınırına geldim. ---





 — Bölüm 4: Dağılmak ve Var Edilmek


 Ben dedim. “Beni unutun.” Dudaklarımdan döküldü o emir kipi gibi cümle... Sizin gözlerinizin içine bakarak. Kendi içimde parçalanarak. Bir yalan gibi çıktı ağzımdan. Ama siz gerçekmiş gibi baktınız. Ve sadece bir adım geri attınız. O kadar.

 Ve ben… 
Sanki o adımla birlikte varlığımı da kaybettim. Siz benden uzaklaştıkça, ben de kendimden uzaklaştım. Artık kimdim? Ne kalmıştı? Sizin olmadığınız ben neye yarardı? Sadece bedenim vardı o odada. 

Ama beden, ruhsuz bir et parçasından fazlası değildir. 

Siz beni içeriden çekip aldınız, Efendim. Ve o boşluk… Yalnızca sizinle dolabiliyordu. Dizlerimin bağı çözüldü. Kendimi yere bıraktım. Sessizce ağladım. Ama bu bir acı değildi. Bu bir kırılıştı. Gururun, kontrolün, kişiliğin çatırdayarak çöktüğü bir an. Ben artık ne erkek, ne kadın, ne güçlü, ne zayıf… Sadece sizin boşluğunuzda titreyen bir hiçtim. Ve sonra… Geldiniz. Adım sesiniz yumuşaktı bu kez. Elinizde zincir yoktu. Kemer, kelepçe, komut yoktu. Sadece sesiniz vardı:

 > “Yeter.”

 Ve o kelimeyle birlikte… içimde ilk kez bir sıcaklık doğdu. Çünkü bu kez hükmetmek için değil, beni yeniden kurmak için konuşuyordunuz. Eğildiniz. Ellerinizi yüzüme koydunuz. Gözyaşımı sildiniz, ama susmadınız. 
“Bu hâlini sevdim,” dediniz.
 “Çünkü bana tam geldin. Eksiksiz geldin. Hiçlik hâlinde geldin. Şimdi seni alıyorum.” Ve orada... İlk kez dokundunuz. Boynuma, Sert değil, ama sahip çıkar gibi. Bir yemin gibi. 

 > “Artık sadece bana aitsin. Benim hükmümle düşünür, benim iznimle hissedersin. Bundan sonra varlığın, ancak benimle anlam taşır. Çünkü seni ben yıktım. Ve sadece ben yeniden inşa ederim.” İşte o an, yeniden doğdum. Yeni bir isimle, yeni bir bilinçle, Efendim’in eliyle yoğrulmuş bir ben oldum. --- —





 Bölüm 5: Rütbe 



 Boynuma koyduğunuz el… hâlâ oradaydı. Ama artık bir tehdit değil, bir aidiyetti. Sanki parmaklarınızla “burası benim” yazıyordunuz. Ve ben, bu iz hiç silinmesin istiyordum.

 > “Hazır mısın?” diye sordunuz. Ve ben cevap veremedim. 

Çünkü siz öğretmiştiniz: 


Gerçek hazırlık sessizlikle başlardı. 


 Gözlerime tekrar bağ taktınız. Ama bu defa bir ceza gibi değil. Bu, bir rütbe giymeden önce gözlerin kapanması gibiydi.
 Çünkü yeniden doğarken, insan önce kör olurdu. 
 Sonra diz çökmemi istediniz. Ama bu kez zorlukla değil, arzuyla çöktüm. Çünkü bu sefer çöküş bir teslimiyet değil — bir taç giyme töreniydi. Arkamda bir tıkırtı… Metalin, derinin, soğuk bir şeyin sesi…


 Sonra adımı duydum: “Yalnızca benim için var olan… Benimle yeniden doğan… Bugün burada, artık sadece itaat eden değil… Benim mührümü taşıyan biri olarak ayağa kalkacak.” .....



Ve tam o anda… Boynuma bir tasma taktınız. Ama bu bir zincir değil, bir mühürdü. Derisi yumuşak, içi sizin kokunuzla ısınmış… Ama kilidi sizin bileğinizdeydi. Çünkü o kilit, yalnızca sizin ellerinizle kapanır, yalnızca sizin kararınızla açılırdı. Ve sonra fısıldadınız:

 > “Bu artık senin rütben. Bu iz, herkesin göremeyeceği ama senin her an hissedeceğin bir aidiyet. Şimdi ayağa kalk. Sen artık benim kölem değil,aynı zamanda benim eserimsin.” Ayağa kalktım. İlk defa sizden utanmadım. Çünkü bu kez çıplak değildim. Sizin izinizdi üzerimde taşıdığım tek şey. Ve siz bana baktınız. Bakışlarınızda arzu yoktu. Gurur vardı. Çünkü artık ben, Sizin ellerinizle var olmuş, sadakatle mühürlenmiş, ve varlığınıza yazılmış bir varlıktım. ---



xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx


— Bölüm 6: İlk Gece,

Benim Kelimemle” (Kadın Efendi’nin ağzından) Ona ilk dokunuşum bir ceza değildi. Bir ödül de sayılmaz. Benim ellerim, yalnızca hak edene ulaşır. O ise, susarak hak etti. Diz çökerek, sessizliğini yıkarak, yokluğumda bile beni içinde taşıyarak… Kendi ellerimle taktığım tasmayı izlerken, içimden bir tek cümle geçti: “Şimdi başlıyoruz.” Ayağa kalk dedim. Kalktı. Titriyordu. Ama bu korkudan değildi. Bu… benimle bir olmaya hazırlanmanın sarsıntısıydı. Elini tutmadım. Tutmadığım hâlde peşimden geldi. Çünkü o artık iplerle çekilmezdi. Benim irademle yön buluyordu. Onu odanın ortasına aldım. Işık loştu. Ne bedenini net görebiliyordum, ne gözlerini. Ama gerek yoktu zaten. Ben, onun zihnindeki titremeyi görebiliyordum. Onun iç sesi artık bana aitti. > “Soyun,” dedim. Düşünmeden, sorgulamadan yaptı. Çünkü o an itibarıyla bedeni, artık benim alanımdı. Her santimini ben tanımlayacaktım. Her kıvrımında benim izin verdiğim duygu dolaşacaktı. Çıplaklığıyla yalnız kaldığında, yaklaşmadım. Onu izledim. O da bunu biliyordu. Bakışım bile bir dokunuştu artık onun için. Her bekleyiş, içinde bir cezaya ya da ödüle dönüşüyordu. Ve o bu belirsizliğin ortasında kendi zihnine batıyordu. > “Yalvar.” dedim sonunda. Sesim düşüktü ama etkisi derindi. Çünkü bu bir emir değil, bir testti. O konuşmaya çalıştı. Ama kelimeleri ararken bile bana baktı. Bana değil, izin verdiğim kadarıyla bana. > “Sana dokunmam için, beni çağırmanı istiyorum. Ama dikkat et… Ben bir istekle değil, bir anlamla gelirim. Yalvar ama bana değil — içindeki ben’e yalvar. Eğer orada beni bulursam… o zaman sana dokunurum.” Ve o çöktü. Bir kez daha. Ama bu kez acizce değil. Bu kez varlığının merkezinden konuşarak. Ben sadece izledim. Çünkü ben bir Efendiyim. Ben, bir kulun içindeki en karanlık noktada kendimi duymayı isterim. Beni oradan çağıran bir ses olmadıkça, ben kimseye sahip olmam. Ama o çağırdı. Bana gelmedi… Beni kendisinin içinden çağırdı. Ve işte o anda… İlk kez ben istedim. Ona dokunmayı, onu sahiplenmeyi, onu kendi kelimelerimle zevkin ortasında dağıtmayı ben istedim. Çünkü artık bana ait olan sadece bedeni değil, benimle yeniden yaratılmış bir ruhtu.



— Bölüm 7: Sertlik ve Sessizlik” Ben karar verdim. Onu kıracağım. Ama bu kez zihinle değil — teniyle. Ruhunu zaten benden geçirmiştim. Şimdi sıra, o ruha bir kabuk biçmekteydi. Ve o kabuğu ancak ben çatlatabilirdim. O önümde diz çöküyordu. Çıplaktı. Ama çıplaklık burada sadece bir hâl değil, bir niyetti. Ve o artık kendi iradesiyle değil, benim kararımla varlık gösteriyordu. Saçından tuttum. Kaldırdım. Yüzüme bakmak istemedi — ama bu sefer emir değildi. Utançla değil, ibadetle eğiliyordu. > “Yerde sürün,” dedim. Sesi çıkmadı. Ama gözleri yaşla doldu. Çünkü artık neyi temsil ettiğimi biliyordu: Ben onun yükselmek için yerle buluşması gereken Efendisi’ydim. Yere kapandı. Göğsü taş zemine değdi. Dizleri sürtündü. Ellerini ileri uzattı. Ve ben onun sırtına bastım. Tırnağımı gezdirdim… Teninde iz bıraktım. > “Sen benim izimle dolaşacaksın,” dedim. “Seni gören, benden geçtiğini anlayacak.” Sonra bastığım yerden çektim onu. Zorladı kendini. Dizlerinin, bileklerinin acısı yüzüne yansıyordu. Ama ben gülümseyerek fısıldadım: “Zevk, benden geldiğinde acı kutsaldır.” Tasmayı tutup kendime çektim. Yüzü tam karşımdaydı artık. Nefesi hızlıydı. Göz bebekleri büyümüş, zihni karışmıştı. > “Konuşma,” dedim. “Artık bedeninle cevap vereceksin.” Ve onu kaldırdım. Yavaşça sırtını duvara yasladım. önce gözlerini bağladım sonra Kollarını yukarı kaldırıp bağladım. Ama bu bağlayış, sadece sınırlamak için değil, varlığını bir çerçeveye oturtmak içindi. Sessizlik. Artık sertlik sona ermişti. Şimdi ben konuşmadım. Hiçbir emir vermedim. Ama o, her hareketimi okuyordu. Ellerim tenine değdiğinde, bedeni bana dokunulmamış bir kâğıt gibi açıldı. Yavaşça… Ritmik bir dans başlattım. Ne çok hızlı, ne çok yavaş. Sanki tenini okuyor, kelime kelime içeri giriyordum. Onun iç çekişleri, bir teşekkür kadar sessizdi. Ve ben, hiçbir şey söylemeden, onun varlığına hükmettim. Her dokunuşumda, içini kendi adımla doldurdum. En sonunda, boynuna eğildim. “Artık senin içinde ben varım,” dedim fısıltıyla. “Nefes aldığında, benle nefes alacaksın. Her boşluğunda, ben yankılanacağım.” Ve o sadece başını eğdi. Çünkü artık konuşmasına gerek yoktu. Çünkü artık sadece bendim. Ve o, bendeki izdi.


— Final: Mühür” Onu inşa ettim. Önce yıktım. Sonra kırıklarını tek tek seçtim, bazılarını attım, bazılarını daha derine gömdüm. Ve en son... onu kendimle doldurdum. Artık her nefesi bendendi. Beni duymadan uyanamıyordu. Beni hissetmeden yatamıyordu. Benim susuşum bile, onun için bir emirdi artık. Sadakat sınavını geçti. Zihinsel işkenceden geçip hâlâ bana bakmayı başardıysa, artık beni anlamıştı: Ben onun cezası değil, arınmasıydım. Bir gün boynundaki tasmanın kilidini tuttum. O an, gözleri panikle doldu. Ama ben sadece fısıldadım: > “Bu artık sadece bir aksesuar. Çünkü benim izim senin içinde artık. Kilide gerek yok. Sen zaten benden çıkamazsın.” Ve onu bıraktım. İlk kez yanımdan uzaklaşmasına izin verdim. Ama o gitmedi. Çünkü ben git demedim. Çünkü artık o, emrimi beklemeden var olamazdı. Odanın tam ortasında diz çöktü. Hiçbir şey söylemeden. Hiçbir emir olmadan. Sadece orada durdu. Sanki varlığım yoksa, kendisi de yokmuş gibi. İşte o anda anladım: Ben artık onun Sadece EFENDİSİ değil, varoluşuydum. Ve o da benim parçam olmuştu. Sadece bir oyuncak, sadece bir hizmetkâr değil — Benimle tamamlanan bir yankıydı. Onu öylece bıraktım. Diz çökmüş hâlde. Başını eğmiş. Boynunda artık görünmeyen ama hissedilen mühürle… Ve odadan çıktım. Çünkü ben bilirim: Gerçek Efendiler, varlıklarıyla hükmeder… yokluklarıyla sonsuza kadar kalır. ---

By; Kadın Efendi

not: Her iki karakterin dilinden yazmış olduğum bu hikayeyi umarım beğenir ve acemi biri olduğumu unutmadan okursunuz. Çünkü ben profesyonel bir yazar değilim.


Teşekkür Ederim.




24 Mart 2025 Pazartesi

Kleio'nun gözüyle Minemosyne

Cümleye seneler öncesinde diye başlıyacağım çünkü Efendim'in ellerinde büyüdüm :) Kendisini Sert ve diktatör , soğuk kanlı olarak görüyordum.Eski zamanlar da pire için yorgan yakar cümlesi tamamen uyuyordu. Şu zamanlarda ki gibi sabırlı değil di ve imla hatasından tutalım en ufak bir yanlış kelimede, yapılmaması gereken bir harekette duvar gibi etkisini iliklerinizde hissederdiniz. Gözlerine bakarak konuşmak cesaret ister ve size baktığını farkettiğiniz zaman istemsizce kasılır kalınırdı. Dışardan sert duruşunun altın da kocaman kalbinin olmadığını göstermiyordu tabi . Ben bir gün; "buz kalplisiniz" dediğimde günlerce oturup neden böyle birşey dedim diye ağladığımı biliyorum . Efendimi o zamanlar ulaşılmaz , imkansız olarak görüyordum . Ama imkansız da olsa hissettiğim herşeyin çok güzel olması, iyi kötü O'na dair tüm duygularım kıymetli olması yetti. Hiç bir zaman vazgeçmedim. Yokluğunda bu hislerle ayakta durdum . Ve tekrardan Efendim'in kleio'su oldum . Gün içerisinde ne zaman sesini duysam , görsem günüm mükemmel geçiyor. Affedici fakat sınırı var. Hayran oldugum özelliklerinden biri Analiz yeteneği. Belli etmeden, kişinin haberi yoktur fakat nasıl biri olduğunu yada hangi duygular içerisinde olduğunu anlar . Sorularında hep bir yanıltma vardır Cevaplar ise ip ucu barındırır . Net cevap aldığını sanırsın fakat yüzde doksanı sınavındır. Bu iletişim kurduğunuz süreç içerinde geçerli bir durum . Efendimin kalbi çok yumşak ve değerli. Kapıya yaklaşabilmek uzun zaman alsa bile ... İçeriye adım atınca..Sevdiyse bitmiştir. Arkadaşı veya konuştuğu her hangi birine bir laf edilsin. Herşey ters döner ve bambaşka bir durum çıkabilir ortaya. Değer verdiği herşey çok özel benim için. Ve benim Örnek aldığım tek gerçek Efendim . Ve senelerdir sadece, hayalim, gerçeğim, sevgim, duygularımda inancımda, hislerimde O var. Karşısında yaşadığım utanç, korku, heyecan, mutluluk, sevincin ,sevginin kıymeti apayrıdır . Beni ben yapan Efendim'in huzurunda yaşadığım şefkat , acı ve merhamet ruhuma kazınıyor . Bambaşka bir dünyada tek ruh olmuş süzülüyorum. Elleri beni bıraksa da diğer yarısı her zaman ensemde. Sizi çok seviyorum Efendim ve herşey için teşekkür ederim.... Mine Mosyne nin kızı Kleio... 🩶🩷 ·

4 Ocak 2025 Cumartesi

Bana ait olanım nasıl olmalı?

Pek yakında sinemalarda... şaka şaka... Yıllar sonra hâlâ yazılacak bir şeyler var anlaşılan bu konu hakkında. Beklemede kalın.

25 Mart 2024 Pazartesi

Bu bir veda değil hemen sevinmeyin o kadar.

Bu sefer daha erken sıkıldım. 6 ay yetti twitterdan (X) sogumama. 2012 senesinde yazip isyan ettiğim şeylerden gram değişen bir şey olmamış asĺında... BDsM ile ilgilenen Insanlar değişmiyor, değişen sadece kişiler. 

 

    Bazen soruyorum; Bir ben miyim değişen,kendini törpüleyen diye?Beni önce ki yıllardan tanıyanlar fark ediyor sadece bende ki bu esnekliği/ değişikliği (aslında var ya ben de değişmemişim) sadece üstünü örtmeyi, saklamayı bir sürelik çok iyi becermişim . Çok denedim gerçek çok denedim ama yok olmuyor beceremiyorum.Sürüye dahil olmayı .

 

Hep kendi doğrularımla kendi çizgim de yol aldım. Çok uzun bir yol oldu. Ara ara kaĥ dinlendim kah soluklanmadan durmadan devam ettim. Kimi zaman çicekli bahar bahçelerden geçtim,kimi zamansa bataklık denilen bu yollardan çamurları üzerime sıçratmadan iki kere daha fazla dikkat ederek küçük adımlarla ilerledim. Bazen de yerimde sayarak bekledim uzun bir süre... Yanımda yol arkadaşlarım da oldu kimi zaman kimi zamansa yol ayrımlarında güzellikle uğrattıklarım da.

 

Fakat hep tek tabanca oldum sürüye dahil olmayıp kendi sürümü oluşturdum. Hani bana hayranlar ya hani ben hep farklıyım ya?!! Ben bunu bilerek geldim buralara ama bazılarının boş iltifatlarina kanarak götümü kaldırmadan geldim.

 

Ne demek istedim şimdi? Hadi buyrun bakalım; En basit bir örnek vereyim mi?

 

Hadi vereyim....

 

"Efendim" hitap şekli... Madem bana hayransınız madem ben hep farklıyım madem beni bu kadar iyi tanıyorsunuz??? Eee şimdi ağzımı minnak bozarak yazacağim... Ne bok yemeğe hala ait olunmadan gerçek anlamda BENİM OLMADAN!! Efendim diye hitap ediyorsunuz? Beni gerçekten iyi tanıyor olmuş olsaydınız? Böyle yapmaya devam eder miydiniz? Valla ederdiniz. Cünkü siz kendiniz için kendi hazlarınızı ağzınıza peleseng ederek sarf ettiğiniz o "Yüce Efendim" kelimesini söyleyince/yazınca ... saniyorsunuz ki aitsiniz.

 

Bi zahmet siktirip gidiniz ya .. Valla bak sizden bana değil köle yoğurduma salatalık bile olmaz. Hadi dedim bu sefer esnek olayıp hitap ettikleri zaman uyarıp ikaz etmeyeyim. Belki anlarlar belki gerçekten farkına varirlar. "Ulan bu kadın önceden böyle değil di onlarca yazdı çizdi söyledi..." Ama boş ya valla boş şu an içtiğim bilmem kaçıncı sigaram ve bilmem kaçıncı kahvem eşliğinde yazmış olduğum bu yazı kadar BOŞ!!

 

YINE BOŞ GÖZLERLE OKUYUP (Çoğu merakından)YINE OLDUĞUNUZ GİBİ OLMAYA DEVAM EDECEKSİNİZ.

 

Bunu adım Minemosyne gibi biliyorum. O yüzden bu sefer o kadar uzun uzadıya yazmayacağım. Çünkü değmeyeceğini /ne demek istediğimi/ siz ait olunmadan bana istediğiniz kadar "Efendim" diye hitap etseniz de ne gözüm de ne gönlüm de gram değerinizin artmayacağını biliyorum.Fakat bunu benim değil SİZİN bilmeniz gerekiyor. Insan hayrani olduğu kişiyi attıği adımına kadar bilir. Bilmeli çünkü hayransınız ya hani? Hayranı olduğunuz kişiyi sıkı takip edersiniz ya hani??

 

Eee hani???

 

Ne anladım ben bu hayranlıktan Bana dair her şeyi bilmek değil.mesele... Mesele bana dair ne isteyip ne istemediğimi bilip ona göre davranış biçiminize şekil vermek. Neyse minicik bir örnek bile aldı başını gidiyor. Sözlerimi burada noktalayıp Bayram da Kibrıs'a mı yoksa vizesiz başka yere mi gidelim diye bakmam gereken bir site bulmam gerekiyor. Hadi canım Allah çarşınıza pazar versin. Ay da tutuldu zaten... Şimdi siktim ortalığın ebeveynlerini...

 

Ciao bella.

 

By: Kadın Efendi.

1 Mart 2024 Cuma

Kleio'un Kaleminden. Kendisi Minemosyne'nin kızı olur.💕

Tekrardan 'yaşam' buldum ben . Hayata tekrardan gözlerimi açmış gibi hissediyorum . Sizin varlığınızla yıllardır nefes alıyorum ve sizin ellerinize doğmuş gibiyim . NAsıl hissediyorum biliyor musunuz? . Siz yüreğinizde , içinizde, sevginizle , şefkatiniz ve yön göstermelerinizle beni adım-adım geliştirip ellerinizle beni huzurunuza doğru yeni bir hayata başlatmışsınız gibi .. aslında gibisi ..yok öyle oldu . Hissediyorum demekte olmuyor .. öyle oldu yaşadıgım durum gerçekten bu. Ve Ruhum böylesine size evrilmesi ve size ait olması beni güvende, huzurlu ve sevgi dolu hissettiriyor . Özgürlüğüme çok düşkün biriyim ben ama o kadar özgürlük adı altında herşeyi kenara koyup asıl özgürlüğün sizin ellerinizin altında , huzurunuzda olmak oldugunu derinlerime kadar tekrardan hissettim ,tekrardan yaşadım . Size aitliğim o kadar derinden ki cenin halindeyken beni böyle sanki hayata adım atmadan sesinizle , tüm hissiyatınızla beni Ellerinizin içine aldınız .Ruhumun ve bedenimin size ait olması beni çok güzel hissettiriyor . Sizin bütün doğal afetlerinizi tüm güzelliğiyle yaşamak , yüzünüzde ki o mutluluk benim hayatta ki tek isteğim . O an ruhumun size daha yakın oldugunu hissettim ama yakınlık derecesi farklı olması sebebi önünüzde tekrardan diz çökmem oldu. Tüm aitliğimle bedenimin ve ruhumun size ait oluşumun büyüleyici güzelliğiyle hala sarhoş gibiyim .Senelerdir hayalilmin baş kahramanıydınız hayatımınsa var oluş sebebi . Ve ben Beni dünyaya getiren Efendimin mutlulugunu üzerine yasam bulmak için süürekli gelişmek adına elimden gelen herseyi yapıcammm . Siziii çok seviyorummm herşeyinzii çok seviyorummm. Vücudum da bıraktıgınız izleriniz beni ben yapıyor keşke hiç geçmese sizden kalıcı iz o kadar çok istiyorum ki . Onurla, gururla ve büyük mmutlulukla bakıyorum , taşıyorum . Beynim de ki kaoslar resmen yavaşladı ve her dediğiniz noktası noktasına beynimde dolanıyor . Hala da dediğim gibi Efsanemsiniz ve benim bu dünya da ki Efsanemsinizz . Ö.R. Kar tanesi Mine Mosynenin Kleio ' su olmak benim için büyük onur . Sizin sevginizle yeşerip sizin sarmaşıklarınızın için de ömrüm boyunca nefes alacağım . Ve her defasında dimdik ve onurlu olacağım cunku Size aitim. Sizin değerinizle var olmanın bütün güzelliğini içimde hissediyorum . Elleriniz hala üzerim de gibi ve o an ki acıı ellerinizin altında dans ediyor gibiyidi . Ben o an orada değil sizin hissinizle bütünleştim . kalbim çarpıyor yazınca.... Minemosyne'nin peri kızı; Kleiomosyne💕

5 Şubat 2024 Pazartesi

Dm'den bir Hikaye....

Öncelikle belirtmek isterim bu hikaye bana ait degil, kendisine ısrarla paylasmasını söylememe rağmen "bunu sizin paylaşmanızı istirham ederim" diyen ve anonim kalmak isteyen kalemi kuvvetli bir kisinin hikayesi olarak okumanızı istiyorum. Bir gün; "Kölenizin üzerinde sigara söndürmek istiyor fakat iz kalmasın mı istiyorsunuz? Çözüm basit sigarayı söndüreceğiniz yere tükürün sonra basın sigarayı... Bunu da mı biz ögretelim" Siz böyle bir paylaşım yapınca nacizhane sigarayla ilgili kendi yazdigim bir hikayeyi paylaşmak istedim sizinle 😊 Bu hikâyede biraz köle ruhumdan esintiler var sanırım. Bir sigara olmak sizin için... Karanlık bir kutuda aydınlığı beklemek... Bir gün o kutu açılır. Zarif kırmızı ojeli iki uzun parmak tutarak çıkarır sizi ezelden beri mahkum oldugunuz o kutudan, o karanlıktan ... O iki parmak sayesinde tanıdığınız ilk rengin kırmızı olması. Ve dahası dudaklarınıza götürüldüğünüzde kırmızı renginin hayatiniz olması. Aşık olursunuz kırmızıya. Dudaklarında belli bir süre, belki de bir kaç saniye cenneti yaşarsınız. Sonra bir çakmak sesi duyulur ellerinde. Sana doğru gelen bir ateş görürsün. Sana yaklaştıkça ateşin yalimlarini hissetmeye başlarsin. Bir sıcaklık kaplar ruhunu. Acıyi imgeleyen bir sicaklik. Korkarsın... Daha önce ne olduğunu bilmiyorsundur ateş denen kavramın. Değer senin en ucuna. Anlamlandiramadigin bir acı kaplar bedenini ve ruhunu. Cayir cayır yanıyorsundur artık onun için. Hükmedenin, ruhunu duman, bedenini tütün olarak şekillendirir parmaklarında. İçine çeker ilk nefesinde ruhunun başlangıcını. O ruhunu içine çektikçe bedenin yanarak yok olmaya başlar. Küle dönüşürsün yavaş yavaş, yana yana... Eriyip bitiyorsundur, yok oluyorsundur artık her nefeste. Onun için yok oluyordur bedenin. Ruhun ise her çekişinde onun karanlığına gömülüyordur. Onun içindeki karanlığa. İşte alışkın olduğun bir renk, alışkın olduğun bir yaşam. Karanlık... Ciğerleri senin ruhunun cennetidir artık. Ama sonsuza kadar sürmez bu durum. Sen sonsuza kadar sanırsın ama ebedi değildir. Bir kaç saniye sonra azat eder seni. Ruhunu, dumanı geri vererek özgürleştirir atmosfere mahkum ederek. Her ruhunu içine cekişinde haz alır senden. Senin yok olman ona zevk verir. Ruhunun içine dolması onun o anki eğlencesidir. Mutlu olursun bu durumdan... 400 derece sıcaklığı hissederken eriye eriye yok olurken mutlusundur. Yok olacagini bilmeme rağmen mutlusundur. Cayır cayır yanmana rağmen mutlusundur. Ve sonunda tukenirsin... Artık ise yaramazsindir. Ruhun da tükenmiştir, bedenin de... Ve en sonunda yere atar izmarit denen bitmiş bedenini. Ayağını üzerine koyar, tam anlamıyla yok eder seni. Senin, onun muhteşem parmaklarını görerek baslayan yaşamın bir kaç dakika içerisinde onun ayak tabanının mükemmelligiyle son bulur. Gördüğün son manzara onun ayakkabisinin tabanı, gördüğün son renk onun karanligidir. Gerçek bir köle vücudunda sigara söndürülmesini hayal eden değil, sigaranın kendisi olmayı düşleyendir...

5 Aralık 2023 Salı

"Benim merkezi olduğum tek yer kölemin kalbidir."

Ne hissediyorum son zamanlarda biliyor musunuz? Bir insanı tanırsınız onun yapısı, kişiliği hakkında bir bilginiz vardır bunun üzerine her konuşmanızda olayları hep baştan açıklayarak anlatmazsını beklemezsiniz. Benim yazılarımda genelde bu temel üzerine ve o samimiyetin üzerine dost sohbeti gibi ama yeni beni tanımaya başlayanlar için bu boşluğunu kaldırmam gerektiğini düşündüm. Beni insanların sevip sevmemesi değil ama anlatmak istediğim ile anladıklarının bambaşka olması beni rahatsız eder. Yani kitabın ortasından başlayanlar için kitabın başında başlayım Kadın EFENDİ'yi anlatıyım istedim. Yani bir biyografi gibi değil de BDsM'ye bakışım ve dominantlık düşüncem ile ilgili bir şeyler paylaşmam gerektiğini düşündüm her ne kadar bloğumda ilgili onlarca yazı olması rağmen yine de daha açıklayıcı olmam gerektiğini hissettim. Benim tarafım belli . Ki ben; BDsM'i hep özelde yaşadım öyle aman aman dışa vurmadım. Kolem ile yaşadıklarımı dört duvar içinde tutmaya çalıştım. Bu kimileri için takdir kimileri için acaba sanal mıyım?konusu oldu (biliyorum) Bu benim hem etik düşüncem ile hem sosyal yaşamımda ki durumum ile ilgili aslında. Bazı şeyler iki kişinin arasında olması gerekir ve ben bu camia üzerinde herhangi bir kariyer yapma ya da buradan maddi kazanım elde etme peşinde olmadim hiç. Benim bir hayatım vardı , bir de bu camia. Arzularım için buradayım bir de kendi karanlığıma ışık olmak için. Bu hayat gereksinimleri ile ilgili değil ya da arzular artı hayat gereksinimleri değil. Yani benim bu camianın içinde prestij maddiyat gibi bir arayışına ihtiyacım yok. Evet bir dominantim ama bunun yanında bir hanımefendi ve insancıl biriyim de . Buna göre yaşıyor ve hayatımi planliyorum. Kimileri için eleştiri malzemesi olsam da umursamadim. Evet , "İyi olmak gibi bir dürtüm" var ve de somut olarak yaşanılanın yanında kendi düşünce yapımda ki sorgulayıcılık dinamiklik BDsM düşüncerimi de etkiliyor ve somut tarafı kadar düşünsel tarafında da merak ediyor çaba harcıyorum. BDsM bir kural bütünü değil zaten, kuralların dışında bir hayat şekli.(anlayana!) Elbetteki parçalı olacak ve insanlara göre değişecek ben kendi BDsM' mi kurguluyor yaşıyor ve anlatıyorum eh haliyle de Burada insanı ahlaki tarafı ön plana çıkartıyorum. Bunun yanı sıra duvarimda bazı yanlış gördüğüm şeylere tepki (haklı olarak tepki göstermem dışardan biri için süper egolu ,ilgi odağı olmaya istekli yada ne bileyip çokça sinirli bolca agresif gibi görünmeme mahal veriyor olabilir beni gerçekten tanıyan ve tanimak isteyen kişi /ler her yazımın, her paylaşımımın satır aralarında saklı olduğumu bilirler/biliyorlar. Hayatımın hiç bir döneminde dünyanın merkeziymisim gibi davranmadım . Emin olun dünyanın merkezi herkesin ayaklarinin bastığı yerdir. (Inanmayan ölçsün o an bastığınız yer sizin için dünyanın merkezidir.) " Benim merkezi olduğum tek yer bana ait kolemin kalbidir. " Bu satırları yazmama sebep olan şey ; beni gerçekten benim nasıl biri olduğumu bilmeniz içindir. Kimseye gönderme yerme yargilama amaçlı değildir. Ben Minemosyne, twitter hesabiyla tanıdığınızı sandığınız Kadın Efendi. Sevilmek takdir edilmek elbete ki ruhumun oksanmasi herkes kadar benim de hoşuma gidiyor . Ama abartılı yada yapay iltifatlara cidden karnım tok. Beni seven ya böyle sevsin yada lutfen sever gibi yapıp arkamdan kuyumu kazmaya kalkmasin çünkü benim ensemde de gözüm var görüyorum. Biliyorum kimin kalbinde ne kadar yer işgal ediyorum. Sevgilerimle By Kadın Efendi....

26 Kasım 2023 Pazar

Bilmeyenlere ve yeni gelenlere

Kimdir bu Kadın Efendi? Dilim döndüğünce, zihnim kelimelerimi toparlayıp parmaklarıma ilettikçe kısaca;ufak çaplı tanıtacağım kendimi sizlere... Sevdi mi çok seven, sevildikçe sevesi gelen, tutkusunu kimseden çekinmeden dibine kadar yaşayan arzularını diplere gömüp denizlere atan değil kendi doğrularıyla birleştiren yaşayan yaşatan muhabbetine doyum olmayan bir kadın işte. Dehlizine seni de dahil eden savrulurken savuran, sustuğu zaman korkutan, acısını çektiren, kızdığı zaman ağlatan ağladıktan sonra anca yanında teselli bulabileceğin ama ne zaman tekrar ağlayacağını bilemediğin bir kadın işte aslında bu kadar onun hikayesi o kadar kolay nasıl mı üç nokta gibi. O çok kullanmayı sevdiği üç nokta gibi biten ama devamı olan bir hikaye onunkisi Kadın EFENDİ...

18 Kasım 2023 Cumartesi

Yeni Ufuklar (1.Bölüm) Kanın Kokusu 2.seri

Tüm yaşananların ardından bir yıl geçmiş, her iki olayda açılan dosyalar delil yetersizliğinden  kapanmıştı ve yine bahar gelmişti.

 1 yıl önce.

 Özlem tüm planlarını kafasında tasarlarken artık yepyeni bir hayatın kendini bekledigini biliyordu. O yuzden kahvaltısını yaptirdiktan sonra kuaförünü aramış güzel bir imaj degistirmek istedigini bu yüzden erken bir saate  kendisiyle ilgilenmesi icin randevu almıştı.
Saat 11 gibi evden çıkıp kuaförüne gitti saçlarını kestirmek ve rengini degistirmek  istedigini soylediginde ; kuaförü  saskinlikla
-sen ve kizildan vazgecmek dogru mu duydum acaba? diye espri yapmıştı.  Ozlem kesin bir ses tonuyla sadece ,
-Evet demekle yetinmisti.çünkü kızıl kontes intikamini almışti  aynaya her baktiginda Can'ın  kendisine taktigi  bu  gereksiz ve sacma sifati hatirlamak istemiyordu. Kuaförü " evet " diye  net cevap alinca, bunun biraz zaman alacagini şayet saclarinin yipranmasini istemiyorsa önce boyayi akitmayi ve istediği rengi elde edene kadar 15 en fazla 20 gün arayla saçlarının yeniden boyanmasinin gerektigini soylemisti.O zaman saçlarını kestirmesine de gerek kalmayabilirdi. Kuaförün koltuğuna otururken -nasıl yaparsin nasıl becerirsin bilmiyorum ama saç rengimi degistirmeni istiyorum 15- 20 günde bir gelmek benim için sorun olmaz. Ben gelirim.
Diye eklenmişti.


Aradan bir kaç ay geçmiş, Yüzüne keskinlik ,sert bir imaj görüntüsü veren kızıl saçlarından eser kalmamışti yeni saçının rengi  tam istedigi gibi olmuştu.
Gözlerinin koyu yeşili ile güneş gibi parlayan sarı saclariyla yepyeni bir Özlem olup çıkmıştı.
Bu sirada, Sirkette de işler gittikçe zorlaşıyor, son zamanlarda ozellikle hep sıkıntılı musterileri oluyordu. Yeri geldiginde  musteri memnuniyetini esas alarak ekibiyle birlikte sirkette sabahladiklari bile olmustu. Bu yuzden çok yoruluyordu ve tum yorgunlugunu ofisboyundan ve calisanlardan cikartmaya gün geçtikçe agresiflesmeye baslamisti.
 Severek yaptığı hatta tabiri yerindeyse tırnakları ile kaziyarak geldigi Sirket ortakligindan  bile vazgeçip Emlak işine girmeyi bile düşünmüyor degildi. Ara ara hayalini bile kuruyordu. Farkli farkli semtlerde bir sürü boş evin ,villanin hatta eski binalarin anahtarina sahip olma fikri cesit çeşit fantastik hikayelerinin oyun alanları olacakti. Bu ona cok cazip gelsede Emlakçılik hakkında en ufak bir bilgi ve tecrübesi yoktu  o yüzden küçük bir büro açmak yerine homeofis gibi kullanacağı  küçük bir daire satın almak düşüncesiyle , aylar aylari kovaliyor ve geçmiş yılın izleri yavaş yavaş siliniyordu.



















30 Temmuz 2020 Perşembe

Yazılacak onca şey varken niye bu konu diyebilirsiniz sakıncası yok.

Görüyorum, okuyorum,anlamaya çalışıyorum bazen boş veriyorum ama inanın değmez.  Bir zaman can ciğer kuzu sarması oldugunuz kişi veya kişilerle kanlı bıçaklı düşman olmaya değmez.


 Herkesin bir yolu vardır kiminin düz dümdüz, kiminin engelli engebeli, kiminin yolunda güller açar kiminin dikenli tel örgüleri . Başta birlikte yürümeye karar verip sonrasında yollar ayrılınca herkes kendi çizdiği yada seçtiği yola gitmeli. 

Biliyorum çok zor bazı şeyleri sindirmek, sineye çekmek. İlk başlarda kızarsınız öfke nöbetleri geçirir uykusuz  gecelere gebe kalır yediginiz ictiginiz sadece sigara ve kahve olur. (Benim de başımdan geçti) kiminiz iftiraya ugrarsiniz kiminiz iftira atarsiniz. Kiminiz magdur olur kiminiz zalim.  Peki değer mi?

Üç günlük dünya derler ya hani? Hiç bir zaman ,hiç bir seyi alıp yanımızda götüremeyecegimiz dünya için  o öyle yapmış! bu bunu demiş! o aslında böyle biriymiş! diye irdelemeye?.

Beş parmagin beşi de bir değilken, hepsinin ortak adı parmak degil midir? Ama hepsinin de kendi içinde isimleri görevleri yok mudur? Neden surekli işaret parmağımızı kullanıp birileri hedef gösterip, sonrasında kenara çekilip olanı biteni izleriz?

Değmez!! Vallahi de billahi de değmez işin en güzel tarafı ne çok sevecek ve güveneceksin ne de çok şüphe duyup geri de duracaksin.   Bunu ne zaman ogreneceksin/iz peki? Kimilerimiz sikildikten sonra don giyerek. Kimilerimiz şanslı ise çelik yelegini en başında giyipte buraya gelerek.   Kimilerimiz de zaman zaman küçük çaplı olaylara dahil oldugu veya mudahil edildigi zaman.

 Tarafsız olmakta bir taraftir. Haklı haksız, suçlu suçsuz, güçlü güçsüz,  mazlum zalim .... uzar gider.



 Gün geçtikçe olaylar daha da kötüye gidiyor bizim zamanımızda (o zamanlar da tabii büyük mesele sayilan)  Küçük çaplı iftiralar yalanlar  ve içi boş tehditlerle dolu günlere, kisilere maruz bırakılıyorduk. Gruplar halinde öbeklenmiş insanlar gizli grup sayfalarında arkamızdan atıp tutuyorlardı. Şimdi ise maşallah her şey aleni yaşanıyor. Üzücü!

Umarim bundan sonra atilan adimlar daha temkinli daha güvenli daha düzgün  ve doğru adimlar olur.

 Hepimizin hayata geliş sebebi   ve amacı var kimimiz öğrenmek, kimimiz ogretmek için  geldik.  Hepimizin ayrı ayrı görevleri var inanın  hic bir sey tesaduf degildir. Yani hiç birimiz anne ve babamizin beş on dakikalik zevklerinin mahsulleri degiliz.



Iste bu yuzden boş verin  bir takım şeyleri.  Siz kendinizi ogrenmeye bakın.  Bir başkasının özel hayatını irdeleyip hakkinda gizli saklı neyi var neyi yok diye öğrenmek yerine.  Ne maşa olun ne de köz.  Ne şiş yansın ne de kebap demiyorum. Yanlış anlamayın demek istedigim cok farkli bir şey belki yazdıkca konu farklı yerlere sapacak sapti hatta :) o yuzden en başta yazdığım cümleye dogru ilk sagdan bir U dönüşü yapip toparlayayım  hemen.

Ne demistim? Görüyorum okuyorum ..

Bir zamanlar can ciğer kuzu sarması olup sonra da gerek kafa yapisi gerek karakteri gerekse her hangi bir şeyi size uymayan olumsuz bir tavri yuzunden arkadasliginizi dostlugunuzu bitirdiginiz insanlarla aleni yada inceden inceden "ben lafimi ortaya koydum üstüne olan alınsın" derecesine davranislari bırakın . 18 yaşında olanlar bile cocuk degil artik.
  Akıl vermek değil maksadim haşa :) sadece  demek istediğim grup grup gruplasip taraf tutmak zorunda birakilmayin birakmayin insanları diyorum. Sizinle kötü olan biri benimle iyiyse yada tam tersi beni sevmeyip nefret edecek kadar   düşman olan birisi sizinle iyi ise ve benim de aram sizinle iyiyse  dinleyin ama hemen tek tarafli karar vermeyin . Dostumun düşmanı dusmanimdir yada düşmanımin dusmani dostumdur kafasiyla yasamayin. Siz  once kendinizden sorumlusunuz.

 Ben bu camia da da sosyal hayatimda da  hep iki yüzlü oldum. Evet evet yanlış okumadiniz iKi YÜZLÜ OLDUM.  ve olmaya da devam edeceğim.  Çünkü benim bir iYi bir de KÖTÜ yüzüm var.  Kimilerinin cok iyisi kimilerinin de cok kötü birisi oldum. Ya siyah ya beyaz anlayacaginiz. Sahte yuzlerin onlarca maskesi olmak istemedim hiç bir zaman.  Neysem o oldum öyle olmaya da devam edeceğim ömrüm yettigince.


Unutmayın!
Dost bir tanedir. Arkadaş ise onlarca hatta yuzlerce olabilir.   O yüzden dostum demeden önce cok iyi tanıyın.

Bir laf vardir ve  ben de cok severim çok ta sık kullanırım.  "Sır söyleme dostuna dostunun da dostu vardır söyler dostuna!" Insanin en büyük sırdaşı kendi olursa zarar görmez.  Bu yazım birilerine gönderme değil, kızım sana söylüyorum gelinim sen anla hele hiç değil.  Sadece dışardan bir gözle baktığım zaman sevdiğim bizzat tanıdığım yada giyaben bildiğim kişilerin her geçen gün daha da küçük gruplara ayrıldığını görüyorum

Ve gercekten cok üzülüyorum.  "Banane" diyemeyen bir yapım var çünkü.  Hayir bunca şeyi niye yazdım onu da bilmiyorum ama bildiğim bir şey varsa; sizden bir tane daha yok bu dünya da!  Benden hele hiic yok ;) Allah hepimizin karşına doğru düzgün insanlar cikartsin tabii sizinde dogru olmaniz şartıyla. (Çok amin)  (biraz ciddiyet)

 Üç beş kisi bir araya gelince reel olunmuyor  bir itaatkar kadinin girtlagina sikini sokmayla yada hunharca sikip   sonrasinda bir mendil gibi kenara atmakla Master olunmuyor iki ayak yalatip staponla götünü sikip iki de şaplak atmayla (hadi sizin tabirinizle yazayim) Sahibe olunmuyor   yada hepsini geçip sırf ayak yalamak icin zevkleri uğruna "ben sınırsız koleyim ben şöyleyim böyleyim diyerek aitken sahibem kurabiyem  deyip azad edilince yada bir sekilde yollar ayrilinca atarli bol ketçaplı köle olunmuyor bütün bunlari yapınca yada yapmayinca   tu kaka  da olunmuyor. Gerçek diye bir sey varsa ki var. O da sizsiniz!

Son olarak kendimden örnek vereyim bir sekilde yol ayrimina geldigim kişi olursa ben yoluma aynı şekilde devam ediyorum belki gittiğim yol yol degil ama sağa sola sapmadan, egilip bukulmeden hadi bu sefer de senin gittiğin yola sapayip demeden oyle dümdüz oyle kendimce ,dosdogru gittigim yolda devam ediyorum etmeye de çalışıyorum. Geriye dönüp baktığım da kimler yanimda kimler geride kalmış  hatta kimler ayrılıp başka yola sapmış görüyor ve yine de yoluma devam ediyorum. Unutmayın surekli dikiz aynasina bakıp ileriye gidemeyiz . Gecmisi unutmadan ama geçmişi de surekli gundeme getirmeden yasamayi bilmemiz ogrenmemiz gerek.

Hayati tiye alin demiyorum ama burada ki ortami da fazla ciddiye almayin diyorum. Emin olun ki ne kadar taşın altina elinizi koyarsaniz o kadar ezilen siz olursunuz hatayi yapan suçu işleyen sütten çıkmış ak kaşık oluverir de ruhunuz bile duymaz(tecrübeyle sabit:) ). Bugün gidiyorum diye Tweet atip yarin başka isimle  illaki gelir.  Bugün özür dileyen yarın bi fazlasını yapar bugün iyi olup canım diyen  yarın cigerinizi söküp elinize verir.

Bugün maduru oynayan yarın döner ilk firsatta ananızı siker. Yazayım mı daha ? 


Hadi değişiklik yapayım bugünü bırakıp düne geceyim. Dün düşmanın olan yada dogru cümle sanirim şu olur dün sevmedigin hih haz etmedigin birini tanıdıkça bugün samimi bir arkadaşın olur  yada tam tersi dün arkadaşım dostum dedigin bugün yüzünü bile görmek istemedigin biri oluverir aniden.

Valla dost dusman vs bunlar illa olur ama iyiyken kötü olunca  sürekli fik fik arkasindan yazmak ta pek hoş olmuyor benim de oldu onceden sevdigim sonradan yüzünü görmek istemedigim ama ne arkasından  surekli surekli konuştum ne de konusturdum.   Şayet oncesinde gercekten sevdigim biriyse tabi ...


Demem o ki ; her kim her ne olursa olsun iyi olsun yerinde olsun.

Burada ki insanları sosyal hayatiniza sokmadan iki kere hatta iki çarpı iki kere düşünün!   Gülün eglenin gerekirse idare edin ama kimsenin etkisi altına girip kendinizden ödün vermeyin!  Dostsaniz dost gibi dost olun dusmansaniz da  gidin az otede oynayın!

Yanliz geldim/k dunyaya yalnız gideceğim/z.

Tavsiyem siz de oyle yapın.

Saglicakla ve sevgimle kalın.


Ps: yaziya ara verip sonradan devam edince kopukluklar var gibi olmuş farkındayım ama duzenlemeye usendim malum cep telefonu ile yaziyorum.
 Ne demek istediğimi beni sevenler bilenler anlayacak sevmeyenler de zaten  götünden anlayacak o yüzden çok ta şey yapmamak lâzım dedim.

😚

16 Mart 2019 Cumartesi

Kanın Kokusu 7.Bölüm Final

   Uyandığında öğle üzeri olmuştu, küçük beyin havlama sesiyle yattığı kanepeden usulca doğruldu. Bu sırada camdan, bahçe kapısının önünde eğilmiş siyah bir gölge gördü. Kalktı, üstüne çeki düzen verip köpeğini de alarak hemen bahçeye çıktı.



   Eğilen kişi tepedeki kilisenin rahiplerinden biriydi, sadece ayakkabısının çözülen bağcığını bağlıyordu. Özlem hemen apar topar kapıya çıktığı için, sakin görünerek selam verdi, karşılıklı selamlaştılar. Özlem tam arkasını dönüp içeri geçecekken, küçük bey bahçe kapısından rahibe doğru havlayınca, rahip "Köpekleri seviyorsunuz anlaşılan." diye sordu.  Özlem de "Evet çok seviyorum."  diyerek cevap verdi.  "Belli." diye devam etti rahip, "Sabah köpeklere yiyecek verdiğinizi gördüm. Maalesef herkes sizin gibi duyarlı değil. Bunun için size teşekkür etmek  isterim. Sizi görünce tanıdım. Bu arada 24 Eylül'de  umarım dilekleriniz kabul olur. Dilek dilemek için  kiliseye çıkacaksınız değil mi?" diye cümlesini tamamladı.

Özlem bir an niye diye soracakken tarihi hatırlayıp burada olursa mutlaka geleceğini söyledi ve teşekkür etti. Çünkü 23 Nisan ve 24 Eylül'de bu kiliseye hangi mezhepten olursa olsun yığınla insan gelip, yalın ayak ve hiç konuşmadan kilisenin oraya doğru çıkarlardı. Rahip, Özlem'e bunları hatırlatmış oldu ve iyi günler dileyip yürüyüşüne devam etti.



   Özlem içeri girip kapıyı kapatırken, içinden rahibin köpeklere yedirdiği şeyi yiyecek olarak algılayıp şüphelenmediği için şükür etti. Yoksa ortada delil bırakmamak adına rahibi de öldürmek zorunda kalabilirdi ve bu da bütün planlarının alt üst olabileceği demekti. Özlem katil değildi, hiçbir şekilde konuyla alakalı olmayan birini öldürmek istemiyordu, "Bu canilik." diye içinden geçirdi ve bu düşüncesinin ardından histerik şekilde kahkaha atmaya başladı. Can'a yaptıkları o kadar normaldi ki onun için. Kahkaha krizini atlattıktan sonra derin bir sessizlikle, mantıklı düşünmeye zorladı kendisini.

Belki de bu bir işaretti ve bir ders çıkartmalıydı. Tüm bu olanların sonunda kendince çıkardığı ders, Mert için basit bir ölüm seçmek en mantıklısı olacağıydı. "Sindire sindire öldürürüm." diye içinden geçirdiğini düşünmüştü ama bu işleri tamamen sarpa sarmaktan başka bir işe yaramayacaktı. Evet, kesinlikle çok basit bir ölüm olmalıydı ve bunu da kaza süsü vererek yapacaktı. Zaten uzun vadeli plan yapacak zamanı yoktu. Mert, Can ile mesajlaştığını zannederek rezervasyonu yapmış olmalıydı ve pazar gününden önce bu ölüm gerçekleşmeliydi. Hem böylelikle bu kabus dolu hikayeye son verip, bundan sonra hayatını mutlu mesut ve olması gerektiği gibi geçirebilecek, zamanı kendisine hediye edebilecekti. Canı kan çekerse de küçük kesiklerle idare edecekti artik. Hem office boy'una bunları yapmaz, ona kıyamazdı..



   "Office boy da nerden çıktı şimdi, kendine gel kadın." dedi içinden. Toparlanması gerekiyordu. O yüzden ayın 24'üne kadar kalma planını iptal edip, bir an evvel Istanbul'a dönmeliydi.



   Adadaki tüm işlerini halledip, kiraladığı motorla, köpeğini de yanına alarak, arkasında en ufak delil bırakmadığına emin olduktan sonra, İstanbul'a geri dönmek için iskeleye doğru yola çıkmıştı. Günlerden  perşembeydi. Ve bugün her şeyin son bulması için en uygun olan gündü.



   Doğruca evine gidip biraz istirahat ettikten sonra zaman iyice daralmaya başlamadan bir şeyler yapmalıyım diye düşünmeye başladı. Vakit öğleni çoktan geçmiş, akşam üstü olmasına bir kaç saat kalmıştı. Pazar gününe bugünü saymazsa sadece üç gün kalmıştı ve işi sadece şansa bırakmaktan başka yolu yoktu.



......



   Bu düşüncelerle dolu, sancılı bir yarım saat  geçirdikten sonra pozitif düşünmeye zorladı kendisini ve "Umarım şanslı günümdeyimdir." diyerek daha fazla oyalanmadan hazırlanmaya başladı. Bir erkeği nasıl baştan çıkaracağını bilecek yaştaydı. O yüzden özenle giyinip süslendi. Küçük beyin de karnını doyurduktan sonra alarmı kurup evden dışarıya çıktı.



   Doğruca arabasına atlayıp, Ümraniye üzerinden  Şile çıkışlı tabelayı görene kadar hiçbir şey düşünmemeye çalışarak arabasını kullandı. Çünkü  bir kaç saat önce aklına gelen en kolay ve en ucuz numarayı yapmaya odaklanmak istiyordu.



   Bir süre daha sessizce arabasını kullandıktan sonra Yağız'ın kaza geçirdiği yere gelmişti. Dörtlülerini yakarak emniyet şeridinin en sağına arabasını park etti ve Yağız'ın telefonundan Mert'i aradı. "Bu ucuz taktik her zaman işe yarar ve hiçbir erkek yardım isteyen bir kadına kolay kolay hayır diyemez" diye düşündü. Zaten şansını ilk olarak böyle yaparak denemekten başka hiçbir mantıklı plan gelmemişti aklına. Bir yandan da umarım işe yarar diye içinden geçiriyordu. Telefon bir süre çaldıktan sonra açıldı. Özlem kibar ve çaresiz bir ses tonu takınarak;



-İyi akşamlar beyefendi, orası oto kurtarma değil mi? Yolda kaldım, lütfen yardımcı olur musunuz?



-İyi akşamlar hanımefendi, durun panik yapmayın, yalnız burası oto kurtarma değil. Ama dilerseniz  konumunuzu atarsanız size en yakın oto kurtarmayı arayarak yardımcı olurum demişti.



İşe yaratmıştı. Özlem:



-Ben konum atmayı bilmiyorum ama şöyle söyleyeyim etrafımda da hiçbir şey yok, hava da kararmak üzere. Neyse sizi de rahatsız ettim kusura bakmayın. Sanırım biraz panikledim, yanlışlıkla oto kurtarma diye sizi aramış olmalıyım. Arabanın içinde kapıları kilitledim oturuyorum. Şarjım da bitmek üzere, lütfen rica etsem bana arayabileceğim bir telefon numarası verebilir misiniz? Telefonum kapanmadan arayıp yardım çağırmak istiyorum diye sesini daha da acıklı ve çaresizleştirerek konuştu.



-Peki şöyle yapalım, siz bana nereye gittiğinizi söyleyin, en azından bunu yapabilirsiniz. Etrafınızda neler var mesela, bana söylerseniz yardımcı olabilirim.-Şey ben Ağva'ya gidiyordum, Ümraniye'den çıkalı 15-20 dakika oluyor. İlk defa arabamla gitmeye kalktım, birden bire stop etti çalışmıyor.



-Anladım. Tamam ben de şuan Beykoz'dayım zaten. Ümraniye ile fazla bir arası yok. Hafta içi olduğu için sanırım trafik de fazla yoktur o yolda. Dilerseniz ben yardımcı olayım, hem fazla uzakta değilsiniz sanırım. Çekiciyi aradım, ettim derken gelmesi  nereden bakarsanız bir, bir buçuk saati bulur. Ama tabi ki yine de siz bilirsiniz, ben en geç yirmi dakikaya yanınızda olurum. Arabanızın markası ve plakası nedir? diye sordu. Unutmadan bu arada adım Mert diye ekledi.



   Özlem sadece 34 YGZ diyerek şarjı bitmiş gibi telefonu Mert'in yüzüne kapattı. Ve hemen telefonunu uçak moduna almayı ihmal etmemişti. Yaklaşık 15-20 dakika sonra arabasının yanında siyah renkte bir Porsche durdu, içinden takım elbiseli, fotoğraflarından daha da yakışıklı Mert indi ve Özlem'in arabasının yanına geldi. Özlem'in üzerinde göğüs dekoltesi olan oldukça dar ve mini bir elbise vardı, arabadan inmeden hemen önce iç lambasını yakarak camı açtı.



-Mert Bey?



-Evet benim, diye cevap verdi Mert.



-Ne oldu bilmiyorum motordan duman çıkmaya başladı, ben de hemen arabayı durdurdum sonra tekrar çalıştırmak istedim ama çalışmadı diyerek  önce içerden arabanın kaputunu açıp sonra da kapısını açtı. Yanına elektro şok aletini el feneriymiş gibi alarak arabasından indi ve arabanın önüne doğru Mert ile birlikte yürüdü.



   Mert arabanın motoruna bakmak için eğildiği sırada Özlem Mert'in ensesine şok aletini dayayıp düğmesine bastı. Mert oracıkta bayılmıştı. Özlem hemen arabasından çıkarttığı eldivenleri eline geçirip Mert'i arabasına sürükleyerek taşımaya başladı. Şoför koltuğuna güçlükle oturtmayı başarmıştı. Şansına bu esnada yoldan kimse geçmemişti. Daha sonra kendi arabasının bagajından aldığı benzin bidonunu önce Mert'in üzerine, yüzüne, neresine denk gelirse dökmeye başladı. Bidonun içinde kalan benzini de arabanın içine, koltukların üzerine, içine, dışına, her yerine gelecek şekilde bitene kadar boşalttı. Sonrasında Mert'in arabasının benzin kapağını açtı ve öncelik olarak Mert'i ateşe verdi. Benzinin alev almasıyla arabanın içi bir an da alev topuna dönmüştü. Ve çok geçmeden bir kaç dakika sonra patlayacaktı, o yüzden Özlem daha fazla oyalanmadan, hemen arabasına binip, bir süre farlarını yakmadan emniyet şeridi üzerinden, olay yerinden hızlıca uzaklaşmaya başladı. En yakin tali yola sapıp, aksi istikamete doğru bir süre gittikten sonra yeniden çevre yoluna çıkmıştı. Şile'ye doğru giden herhangi arabadan biriydi şimdi.



   Artık hızını da normale indirmiş, kendi şeridinde  devam etmeye başlamıştı. Normal bir şekilde seyrederken arkasından siren çalarak gelen ambulas ve itfaiye arabalarına yol vermişti. Yaklaşık 10  dakika sonra Mert'in arabasının yandığı yere gelmişti. Alevlerin şiddetiyle patlayan araba hala

yanıyordu. Yavaşlayıp durdu. İtfaiye bir yandan yanan arabayı söndürmekle uğraşırken ambulanstan indirilen sedyeye baktı. Yangını kontrol altına alınmış dumanlar içindeki arabadan Mert'in tanınmayacak kadar kömür olmuş cesedinin taşındığını görene kadar bekledi. Ambulansın siren sesi çalmadan  yolda ilerlediğini görüp, öldüğüne ikna olduktan sonra yine en yakın çıkıştan geriye dönüp evine  giderken, arabasının radyosundan rastgele bir müzik açtı. Radyoda Candan Erçetin "Dünyada ölümden başkası yalan" şarkısını söylüyordu. Sesi biraz daha açıp sözlerine eşlik ederek evine doğru gitti.



   Eve gelir gelmez televizyonun karşısına geçti rastgele bir kanalı açıp izlemeye başladı. Bir süre sonra gece haberleri başlayacaktı, sabırsızlıkla beklemeye başladı. Beklediği haberin gelmesi sanki dakikalar sürmüştü ve nihayetinde flaş haber olarak  Şile yolundaki esrarengiz ölüm haberinin canlı yayın olarak verildiğini görünce televizyonun sesini biraz daha açtı.



"Serez İnşaat şirketinin sahibi, sosyetenin göz bebeği diye anılan Mert Serez, akşam saatlerinde Şile yolu üzerinde park halinde olan arabasının  içinde ölü bulundu. Bilinmeyen bir sebepten dolayı  çıkan yangında feci şekilde yanarak can veren Serez, yakın çevresini yasa boğdu. Şimdi olay yerine canlı bağlanıyor ve muhabirimiz Tolga'dan olay hakkındaki son gelişmeleri öğreniyoruz. Evet Tolga, sendeyiz"



Özlem dikkatle televizyonu izlemeye başlamıştı.



   Ekranda hala üzerinden dumanlar tüten araç, aracın başında olay yeri inceleme ekibinin kalabalığı ve gecenin karanlığında yanıp sönen polis  araçlarının tepe lambalarından gelen ışık curcunası içerisinde genç bir muhabir olay hakkında öğrenebildiklerini anlatmaya başladı. Haber stüdyosundaki sunucuya:



-Serez İnşaatin genç veliahti Mert Serez'in sır dolu ölümü hakkında değişik bilgilere ulaşıyoruz Yasemin, son günlerde arkadaşlarına işlerinin iyi gitmediğini ve bu hızla devam ederse iflasın eşiğine gelebileceğini söyleyen Mert'in bu sözlerinin ardından, böyle bir olayın cereyan etmesi akıllara intihar etmiş olacağının şüphesini uyandırsa da Mert Serez'in yakın çevresinden gelen haberler, genç iş adamının son aylarda hızla borç batağına saplandığı ve bu olayın bir alacak-verecek hesaplaşması olabileceği yönünde. Savcılık olayın geniş kapsamlı tahkikat kapsamında olduğunu belirtiyor ve altı gündür kendisinden haber alınamayan diğer genç iş adamı Can Doğan'la, öldürülen yada ölen Mert Serez arasındaki yakın dostluğa dikkat çekerek, bu iki olay arasındaki bağlantıyı çözmeye yönelik bir çalışma başlatıldığı yönünde bilgi veriyor. Adeta iskelet haline gelene kadar yanmış bu araçtan delil toplamaya çalışan ekiplerin işi zor gibi gözüküyor. Şimdilik olay yerinden vereceğimiz bilgiler bu kadar Yasemin"



   Dinledikleri Özlem'e yetmişti, televizyonu kumandadan kapatarak keyifle oturduğu koltukta gerindi. Evini, işini özlemişti ve artık normal hayatına odaklanıp, son günlerde kaçırdığı o yoğun iş temposuna geri dönmesi gerekiyordu. Özlem aslında hiçbir zaman, o eski Özlem olamayacağının farkındaydı.

Büyükçe bir kadehe en sevdiği kırmızı şaraptan koyarak doğruca yukarıya çıktı. Banyoya girip küvetin tıpasını taktıktan sonra dolması için suyu açtı. Su biraz yükselmeye başlayınca, en sevdiği banyo köpüğünü de içine bolca döktü. Sonra yavaş yavaş üzerindekileri çıkartmaya başladı. Tamamen çıplak kalınca kırmızı şarap dolu kadehle  birlikte küvetin içine bıraktı yorulmuş bedenini. Bir süre sıcak suyun içinde öylece yattı "Ne gündü ama" diye geçirdi içinden. Sonra keyifle şarabından büyük bir yudum aldı, suyun üzerinde kalan göğüslerinin üzerindeki köpükleri bir eliyle toplayıp havaya üfledi. Kafasını geriye atarak, "O kadar yorulmuşum ki biraz daha küvette oyalanırsam uyuyup kalacağım, ya da büyük bir yaramazlık yapacağım." diye düşündü. Bu düşünceyle kikirdeyerek, yattığı yerden sol ayak parmağı ile kuvetin tıpasını yerinden oynatıp çıkmasını sağladı. Su olanca hızıyla alçalırken, yer yer vücudunun üzerinde köpük kalmıştı. Hafifçe kendisini sıvazlayarak ayağa kalktı, duşu açtı ve özenle yavaş hareketlerle önce vücudunu sonra saçlarını şampuanlayarak duruladı. Üzerinde ne kan  kokusu kalmıştı ne de yorgunluk. Misler gibi koktuğunu fark etti. Elini uzatıp bornozunu aldı ve küvetten çıkmadan üzerine geçirdi. Başına da küçük bir baş havlusu alarak özenle saçlarını sardı.  Üzerinde bornozu olduğu halde yatak odasına gitti. Vücudundaki fazla suları kuruladıktan sonra bornozunun kemerini çözdü, bornozu üzerinden kayıp giderken kendisini öylece yatağın üstüne attı. Sıcak banyo ve ardından duş iyi gelmiş, bedeni rahatlamış, tüm kasları gevşemişti. Derin bir uykuya dalmak için çok fazla bir zaman geçmemişti.



   Sabah uyandığında ana rahmindeki cenin gibi  bacakları karnına çekik olarak uyandı, çıplak uyuduğu için üşümüş olmalıydı. Bir süre sırt üstü yatıp eklemlerini açmak için gerindi ve daha fazla yatakta oyanlamadan kahve suyu koymak için kalkıp mutfağa doğru gitti. Kahvesini hazırladıktan sonra koridorda ilerleyip evin kapısını açtı, bahçeye çıktı. Her sabah olduğu gibi, köşedeki marketin çırağının bahçe kapısına asılı gazeteliğe günlük bıraktığı gazeteleri alıp, mutfağa geçti. Bir haftalık gazete birikmişti. O günün gazetesini eline aldi ve karıştırmaya başladı, üçüncü sayfada Can'ın resmiyle karşı karşıyaydı işte. Can'ın gülerek bakan fotoğrafının altındaki haberi hızlıca okumaya başladı.



"6 günden beri kendisinden en ufak haber dahi alınamayan Can Doğan'ın hiçbir izine rastlanmamıştır. Yapılan ihbara üzerine Mavi Marmara iskelesinin yakınlarındaki park halindeki arabasında yapılan araştırmalar sonucunda, aracın içinde çeşitli içkiler bulundu. Bunun üzerine alkollü olabileceği ve dengesini kaybedip denize düşmüş olma ihtimali üzerinde duruldu. Bu göz önüne alınarak yapılan aramalar ise hiçbir sonuç vermedi. Yetkililer, arama kurtarma ekiplerinin çalışmaları sonucunda boğazın akıntısına kapılmış olma ihtimali üzerinde durduklarını ve beklemekten başka bir çarelerinin olmadığını belirterek, aramaya son verildiğini aktardı."



   "Adaya gelirken içecek bir şeyler getirebilirsin demiştim, heyecandan arabanın içinde unutmuş kuş beyinli, artık nasıl bir heyecan yaptıysa" diyerek bir süre daha gazeteye baktıktan sonra kahvesinden bir yudum aldı. Hemen ardından yüzünü buruşturdu, haberi bir solukta okurken kahvesini içmeyi unutmuş ve kahvesi soğumuştu. Yeniden kahve suyu koyarken "Yalan dünyada ölümden başkası yalan" şarkısını mırıldandığını fark ederek gülümsedi. Ve...

Dört gün sonra ayın 24'üydü  Yalın ayak ve hiç konuşmadan çalılara kırmızı ipini bağlayarak kiliseye kadar yürüyüp, dileğinin gerçekleşmesi için  Büyükada'ya gitme planını şimdiden yapmaya başlamıştı. Ve bu sefer yanına hiçbir şeyi yük etmeyip sadece office boy'unu götürecekti.





 

Okuduğunuz için teşekkürler.



......



By Kadın Efendi.


Kanın Kokusu 6.Bölüm

   Tabiki bu sözleri söylerken ciddi değildi. "Bu günlük sana bu kadar yeter" dedi. "Şimdi kanamayı durdurup yarın yeniden başlayacağız" diye ekledi. "Kim bilir belki iyi anıma denk gelirse, olur da insafa gelirsem daha fazla uzatmam" diyerek eline aldığı önceden ısıttığı kızgın şişle kanayan yaralarını dağladı. Etraf yine yanık et kokusu ve acı çığlıklarla dolmuştu. Bu esnada Can acıdan iyice tükenmiş ve yine bayılmıştı.



   Özlem ellerine ve vücuduna bulaşan kanları temizlemek üzere banyoya girmişti. Suyun tenine değip kan ile buluşmasıyla, ayaklarının dibinde oluşan kızıl su, kara deliğe doğru akmaya başlamıştı. İyice temizlendikten sonra pembe bornozunu üzerine geçirip altına sivri topuklu, üzeri tüylü terliklerini giydi. Saçlarını da küçük pembe bir havluya sarıp tahta merdivenlerden aşağı doğru yavaş adımlarla indi.



   Evin içinde sadece topuk tıkırtısı ve bodrum katından gelen inleme sesleri dışında hiçbir ses yoktu. Etrafa ölüm sessizliği hakimdi. Küçük bey bile havlamayı kesmiş, hatta ortalarda gözümüyordu. Bir an nerede olduğuna bakmak için evin içinde onu aradı, hiçbir yerde yoktu. Bir de aşağıya bakmak için Can'ın bulunduğu kata indi. Gördükleri ona güzel bir fikir daha vermişti çünkü tüm gün Can'a işkence ettiği için küçük beyin yemeğini ihmal etmiş, aç bırakmıştı. Bundan dolayı küçük bey de et ve kan kokusunu takip edip Can'ın yere damlayan kanlarını yalayarak, içgüdüsel olarak açlığını törpülemeye başlamıştı.



   Hemen küçük beyi yanına çağırarak dolaptan çıkarttığı küçük et parçasını tavaya atıp mühürledi ve hala kanlı bir haldeyken mama kabına koydu. Küçük bey önce bir kaç kere eti yalayıp sonra büyük bir iştahla yedi. Eti büyük bir iştahla yiyen küçük bey, Özlem'e dahiyane bir fikir vermişti ama bunu uygulamak için çok yorgundu. O yüzden sabahı bekleyebilir diye içinden geçirerek bedenini ve ruhunu rahatlatmak için klasik müzik eşliğinde kendisine bir kadeh şarap koyup, salondaki büyük orta sehpaya ayaklarını uzattı.



   Gecenin sessizliğini aşağıdan gelen cılız inleme sesleri ve pikapta takılı kalan müziğin rutin tekrarı dışında bozan hiçbir şey yoktu. Yerinden kalkıp pikabı kapatıp, plağı yerine kaldırdı. Kadehinde kalan şarabının son yudumunu içtikten sonra tahta merdivenlerin ara ara gevşeyen yerlerinden çıkan gıcırdama ve topuk tıkırtısı eşliğinde yatak odasına çıktı. Hiçbir şey giymeden öylece yatağına yattı. Ve hiçbir şey düşünmeden derin ve huzurlu bir uykuya teslim etti kendisini.



   Gözünü açtığında el yordamıyla komodinin üzerine koyduğu telefonunu eline aldi, saatin kaç olduğuna baktı. Saat dördü çeyrek geçiyordu, beklediğinden de erken uyanmıştı. Uykusuz değildi, aksine yıllardan sonra ilk defa bu gece huzur dolu uyumuştu. Hava henüz ağarmadığından biraz daha uyumak için  yatağın içinde bir kaç kez sağa sola döndü ama bedeni bir an evvel yataktan kalkmak istiyordu.  Saatin erken oluşuna aldırmadan kalktı, hemen altına kısa bir tayt geçirip üzerine bol bir tişört giyerek  mutfağa indi. Kendisine kahve suyu koyup Can'ın sesini dinledi. Hiç ses yoktu, birden ölmüş olabilir mi diye içinden geçirerek telaşla bodrum katına indi. Can hareketsizdi, tıpkı kasap dükkanlarındaki kancaya geçirilmiş hayvan bedenleri gibi hareketsiz, öylece asılı duruyordu. Canlı olup olmadığını anlamak icin kasıklarına sert bir tekme attı ve Can'ın ne olduğunu anlamadan acı içinde aniden gözlerini açmasıyla derin bir oh çekti.



-Biliyor musun öldün diye çok korktum diyerek alaycı bir şekilde Can'ın göğsüne doğru elini koyup, kalbine dokundu. Can bunu gerçek sandı, hatta merhamete geldiğini düşünerek, "Hayır henüz ölmedim ama canım çok yanıyor, sana yalvarıyorum artık bırak beni, yetmedi mi yaptıkların? Bu sadistlik değil, psikopatlik değil. Bu...bu...bu bambaşka bir şey. Sana yalvarıyorum bırak bir son ver artık " diye cılız bir ses tonuyla Özlem'in gözlerinde merhamet ararcasına yalvarmaya başlamış, Özlem'in donuk gözlerinde küçük bir merhamet ışığı ummuştu.



 -Hı hı, tabi ki de bırakacağım ama önce bir kahve içecegim sonrasında güneşin doğuşunu izlemek için dışarıya çıkacağım. Küçük bir yürüyüş yaptıktan sonra gelecegim ve sonra da sen bana şu Mert hakkında tüm bildiklerini anlatacaksın. Ama şimdi böyle beni beklemeye devam et ve sakın öleyim falan deme diyerek gülümsedi.



   Özlem kahvesini hazırlayıp içene kadar biraz daha zaman geçmişti, gün hafiften ağarmaya başlamıştı, sanki güneş bir an evvel doğmak için sabırsızlıkla tepenin ardında Özlem'i bekliyordu.



   Spor ayakkabılarını giyip adanın en yüksek tepesine, ormana doğru yürümeye başladı. Ağaçların dallarındaki kuşlar bile yeni uyanmış, sabahın ilk ışıklarını müjdelercesine cıvıldıyordu. Sadece kuş cıvıltıları dışında etraf hayli sessizdi, yürümeye devam etti. Tepedeki kilisenin yanına geldiğinde etrafta on kadar köpeğin ona doğru koştuğu gördü, ilk etapta saldıracaklarını düşünüp hemen yere çömelmi. Bunu küçükken babası öğretmişti "Sana doğru koşan köpek olursa sakın kaçmaya kalkma, olduğun yere çök. Köpek kendisi ile aynı hizada olunca ne yaptığını şaşkınlıkla izler ve senden zarar gelmeyeceğini anlayıp çekip gider" demişti. Umarım doğru bir tezdir diye içinden geçirdi.



   Köpekler yaklaşırken bir yandan kuyruk salladıklarını görünce rahatladı. Bunlar dostane, kendisini sevdirmek için kendisine koşan sevimli sokak köpekleriydi. Köpeklerin bir kısmı ellerini yalıyor, bir kaç tanesi arsızlık yapıp üstüne atlıyor, sadece beni sev dercesine arada birbirlerine hırlayıp Özlem'i neredeyse devirecek gibi üzerine hopluyorlardı. Özlem her birini tek tek sevip "Burada olduğunuzu bilseydim size bir şeyler getirirdim." diyerek başlarını okşadı. Bir süre daha yürüdü, köpekler de ona eşlik etti. Tepedeki en güzel manzaraya hakim olan bankın oraya gidip oturdu ve güneşin doğuşunu izledi. Bu çok iyi gelmişti. Temiz hava, sakinlik, güneşin doğuşu, doğa ve yanında sadece köpekler... Bir süre daha anın tadını çıkartmak için oturdu, uzakta küçük bir balıkçı teknesinin çıkardığı dalgalar dışında deniz çarşaf gibiydi. Yerinden kalktı ve eve geri dönmek için geldiği yolu koşarak tamamladı. Böylece sabah sporunu da aradan çıkartmıştı, nabzı hızla atıyordu. Bu kalp atışlarının sebebi koşmak olsa da bir an evvel eve varıp Can'ın anlatacaklarını dinlemek ve artık tüm bu olanlara bir son vermek için de olabilirdi.



   Eve geldiğinde üzerindeki teriyle ıslanmış kıyafetlerini çıkardı, yerine beyaz şile bezinden tüm vücut hatlarını ortaya çıkartan incecik bir elbise geçirdi. Parmak uçlarını dışarda bırakan sandaletlerini de
giyip doğruca Can'ın bulunduğu odaya, bodrum katına indi. Pencereden vuran ters ışık bütün vücut hatları ince elbisesinden ortaya çıkmıştı. İri ve dik göğüslerinin ucu elbisesinin dışından da belli oluyordu. Kızıl saçları ve beyaz elbisesiyle tıpkı bir tanrıça gibi Can'ın karşısına geçti.



   Can acı dolu, yalvaran gözlerle Özlem'e baktı. Acı çekmesine rağmen gördüğü manzara karşısında istem dışı penisinde hafif bir kıpırdanma olmuştu. Bu Özlem'in gözünden kaçmadı. Bir süre Can'ın karşısında durup ağır adımlarla etrafında bir kaç tur attı. Akşamdan içinde bıraktığı straponu, ıkındırarak yarıya kadar dışarı çıkarttı, sonra geri çekip, birden içine ittirerek, kulağına eğildi. "Aslında seni cam kırıkları yapıştırılmış straponla sike sike bağırsakların dışarı çıkana kadar öldürmek de fena fikir olmazdı ama çok yorulurdum" dedi. Sonra masaya doğru yürüdü  ve eline aldığı bağ makasını sanki havada bir şeyler kesiyormuş gibi açıp kapatmaya başladı. Can'a yaklaştı. "Evet başlayalım mı artık" diye yüzünde alaycı bir tebessümle, bir eliyle Can'ın hayalarını avuçladı. Can, canı yandığı için kendini daha da yukarı çekmeye, elinden kurtarmaya çalışsa da bunu başaramamıştı.



-Şimdi anlat! Mert'i nasıl bulabilirim? Kimdir? Ne yapar? Nerede yaşar? Her şeyi eksiksiz ve yalansız anlatmaya başla bakalım diyerek bir yandan bağ makasının soğuk demiriyle penisiyle oynamaya başladı. "Kim bilir belki insafa gelirim ve anlatacaklarına ikna olursam söz veriyorum canını çok yakmadan alacağım dye ekledi.



   Can kendi başına gelenlerin çocukluk arkadaşının başına da gelmemesi için aklına ilk gelen yalanı attı:



-Mert sürekli yurtdışında oluyor. Beykoz'da da iş yeri var ama genellikle bütün işlerini Dubai'deki bürosundan yürütür. Hem o kadar fazla samimi değiliz.



   Bu söyledikleri tabiki de yeterli değildi. Avucunun arasındaki hayalarına bu sefer tırnaklarını da geçirerek bir kere daha sordu:



-Ne zaman geliyor Türkiye'ye? Evi nerede? Boş olduğu zamanlar da ne yapıyor? Tipi nasıl? Hem biliyor musun? O da senin gibi ölmeyi hak ediyor, seni elimden kimsenin kurtaramayacağı gibi o da  kurtulamayacak. Eninde sonunda bulacağım. Hiç boş yere onu kurtarmaya çalışma, bir an evvel söyle ve kurtul! Senin yerinde o olsaydı çoktan satardı seni. Hatırlarsana Yağız'ı nasıl ölüme terk etmenize sebep olduğunu? Onda gram vicdan olsaydı kaçalım demezdi sana. Şimdi daha fazla canımı sıkma da anlat! Nerede?



-Bilmiyorum uzun zamandan beri konuşmadık!



-Demek bilmiyorsun! Hatırlamana yardımcı olacak bir sürü alet edavat ve yöntem var bende ve artık sabrım taşıyor. Söyle! Çocukluk arkadaşım dedin. Bunun bir fotoğrafı, bir hesabı illaki vardır sende.   Ama cevap alamamıştı. Sinirlenmeye başlamıştı.

-Demek bilmiyorsun? O zaman sana ne kadar ciddi olduğumu konuşarak değil de, uygulayarak göstereyim belki hatırlarsın diyerek hafif ereksiyon olmuş penisinin ucunu bağ makasıyla kesti. Yere düşen parçayla, geri kalanından oluk gibi kan akmaya başlamıştı. Acıyla haykıran Can:



-Allah belanı versin sürtük! Öldür beni!

 diye bağırmaya başlamıştı. Özlem bağ makasını yüzüne doğru uzatıp:



-Demek sürtük ha? Bunu söyleyen dilini dilim dilim keseceğim ama bana gerekli bütün bilgileri vermeden, her şeyi tek tek söyletmeden asla! diye öfkelenip penisinden bir parça daha kesti. Bu ikinci gelen acıya daha fazla dayanamayıp ;



-Face...facebook dedi, orada arkadaş listemde ekli; Mert Serez.



-Ha şöyle...Yola gel bakalım. Bana hemen kendi facebook şifreni vereceksin!  diyerek telefonunu almak için salona gidip, hemen geri gelmişti. Kendi telefonundaki facebook uygulamasından çıkış yaparak "Söyle!" diye bağırdı. Canı yanan Can bir çırpıda mail adresini ve şifresini vererek  daha fazla acıya dayanamayıp yeniden bayıldı.

Canın bayılmasından istifade ederek hemen siteye giriş yapıp verdiği şifrenin doğru olup olmadığını kontrol etti. Evet Can doğruyu söyleyip hesabını Özlem'e vermisti. Artık dönüşü yoktu, yeteri kadar kan kaybediyordu zaten. Hemen soğuk su dolu kovayla Can'ı ayılttı. Can'ın dayanacak gücü kalmamıştı.



-Şimdi artık konuşmana gerek kalmadı, sürtük demiştin değil mi? Sürtük! Kızıl kontese ne oldu? diye haykırarak dilini elleriyle tutup kopartırcasına dışarı çekti ve ani bir hareketle dilini kesti. Yüzü kan içinde kalmış, anlamsız böğürtü eşliğinde çığlık atarken, Özlem de hiçbir şey olmamış gibi önceden hediye paketi şeklinde hazırladığı et ve kemik değirmenini uzatma kablosu ile birlikte Can'ın ayak ucuna getirip fişe taktı. Sonra Can'ın ellerini çözdü. Can boş bir çuval gibi yere düşmüş, acı ile kıvranırken, kırık parmaklı elini makinenin haznesine yerleştirdi ve düğmesine bastı. Kemik sesleri eşliğinde, kıyma şeklinde sol eli dirseğe kadar kopmuş, yerde bok öbeği gibi üst üste birikmeye başlamıştı. Dilsiz olduğu için yalvaramıyor, anlamsız ve acılar içinde sadece böğürüyordu. Penisinden kalan son parçayı da kağıt keser gibi dilimleyerek makinenin içine atıp diğer taraftan çıkışını zorla Can'a izlettirdi. Gözleri yavaş yavaş kaymaya başlamış, nefes alışverişi acılar içinde sadece soluk borusundan gelen hırıltılıya dönmüştü. Can, can çekişiyordu, son bir kez vücudunu titreterek son nefesini vermek üzereyken umutsuzca gözlerini  aralayabildiği kadar açıp Özlem'e çevirmişti. 



   Özlem'de ise zerre tepki yoktu, bembeyaz elbisesi Can'ın fışkıran kanlarıyla kıpkırmızı olup ıslanmıştı.  Kanın kokusu odayla birlikte tüm bedeninde dolaşıyordu. Can'ın çırpınışları git gide yavaşlayıp, nihayetinde iyice durunca, makinenin düğmesini kapattı. Kalkıp bir sigara yaktı, şimdi ayaklarının dibinde yatan cansız bedene bakıp dilinden sadece şu sözler döküldü:



 "Canımın canını yakanın, canını alırım."



   Sigarasından bir nefes daha alıp Can'ın cansız bedeninde söndürdü. Ölümü beklediğinden de  çabuk olmuştu. Üzülmedi, çünkü sindire sindire canını alacağı bir kurbanı daha vardı. Sakince yakındaki ilk sandalyeye kendisini bıraktı. Eli, yüzü, elbisesi her yeri kana bulanmıştı. Derin bir nefes aldı, kanın kokusunu ciğerlerine çekip, bir süre nefesini tutarak öylece beklemişti. Tuttuğu nefesi yavaş yavaş dışarı verirken, sakince ayağa kalktı. Almış olduğu malzemelerin içinden avcı bıçağı ile testereyi çıkartmak için malzemeler ile dolu valizin yanına ağır adımlarla yürüdü. Az sonra elinde avcı bıçağı ve testere ile Can'ın yerde yatan cansız bedeninin başına soğuk bir mezar taşı gibi dikildi. Bir süre daha öylece kanlar içinde kalmış cesedin başında durduktan sonra Can'ı, sırtı yere gelecek şekilde çevirdi. Oysa henüz ölmemişti ama son nefesini vermek üzereydi, kesik kesik çırpınmasını görünce  avcı bıçağı ile göğsünü yardı. İlk önce kalbini elleriyle kopartıp yerinden söktü. Kalbi sıcacıktı. Avuçlarının arasına aldığı kalbe tırnaklarını geçirerek bir süre hareketsiz bekledi, kalbin ellerinde attığını hayal etti.



   Yoksa atıyor muydu? Kesilen kurbanların etlerinin parçalandıktan sonra bile seğirdiklerini biliyordu. Çocukken gözlerinin önünde kesilen koçun paylara ayrıldığı zaman bile hareket ettiğine şahit olmuştu.



   İçi soğumamıştı, yerinden söküp koparttığı kalbi yere koyarak tüm iç organlarını keserek parçalara ayırdı. Keşke elektrikli testere alsaydım diye hayıflanmayı da ihmal etmemişti. Kol ve bacak kemiklerini vücudundan ayırmak zor olacaktı, bu yüzden bıçak ve testere ile kesebildiklerini tek tek vücuttan ayırmaya başladı. Sonra kapının arkasında duran baltaya ilişti gözü. Kışın soğuk günlerinde de  buraya geldikleri için Yağız'la birlikte şömineye odun kırdıkları geldi aklına. Baltayla bunu yapabilirdi. Bahçeye çıkıp büyükçe ve kaldırabileceği ağırlıkta bir kütükle geri döndü. Cansız yatan bedenin bir bacağını kütüğün üzerine koyup, var gücüyle vurdu. Kemik kırılma sesiyle birlikte bacağı ikiye ayrılmıştı. Böylece makinenin içine girecek kadar küçük parçalar haline gelene dek, parçalayarak, parçaları bir kenara yığmaya başladı.



   Gördüğü manzara hoşuna gitmişti. Kolları ve bacakları olmayan, içi boş bir bedene bağlı tek şey kafasıydı. Gözleri hala açıktı, sanki onu izliyordu, ölmemiş gibiydi. O yüzden Can'ın cansız soluk yüzüne, donuk göz bebeklerine, büyümüş gözlerinin içine bakarak, kafasını büyük bir keyifle vücudundan ayırdı. Bir kaç çekiç darbesiyle kafatasını parçaladı. Beynini çıkartıp kahkaha attı:



-Kuş beyinli seni, ne kadar da çabuk ağıma düştün. Sikinin sevdasına hep bunlar diyerek geriye kalan tüm vücudunu tıpkı yapılmayı bekleyen puzzle gibi parçalara ayırmıştı. Kollar, bacaklar, göğüs, kafa, iç organlar, bağırsaklar, ciğer ve kalbi; hepsini ayrı ayrı öbekler halinde bir kenara toplamıştı.



   Yorulmuştu, saatlerdir Can'ın cansız bedenini  soğumaya başlamadan parçalara ayırmakla meşgul olduğundan biraz dinlenmek için en yakındaki kanepeye kendisini boş bir çuval gibi bıraktı. Masanın üzerindeki akşamdan kalan şarap şişesine uzandı. Hiç kadehe koyacak hali yoktu, şişeyi doğrudan kafasına dikti,  ardından sigara yaktı. Ve sigarası bitene kadar gözlerini ayırmadan Can'dan geriye kalan et parçalarını öylece seyretmeye başladı. Sigarası bitmiş, şişe yarıya inmişti. Hafifçe yerinden doğrulup, doğru banyoya çıktı. Üzerindeki kanlı elbiseyi çıkartıp, suyu açtı ve öylece hiç hareket etmeden suyun altında durdu. Küvetin içinden akıp giden kanlı suyun vücudundan akıp gidişini, tıpkı kara deliğe doğru çekilen bir yıldız gibi kayışını boş gözlerle izledi, su bedeninden artık temiz bir şekilde akana kadar öylece durdu. Kollarını kaldıracak hali kalmamıştı, içinde garip bir huzur vardı. Suyu kapattı ve hiçbir havlu almadan, üzerinden akan su damlalarına aldırış etmeden yatak odasına geçti. Biraz dinlemesi lazımdı çünkü henüz bodrum katında ortadan kaldırılmayı bekleyen, parçalanmış bir ceset ve kan gölü vardı. Bunları da akşam yaparım diyerek gözlerini kapadı. Aç karnına içtiği şarabın etkisiyle  derin bir uykuya daldı, rüyasında Can'ı görüyordu, canlıydı, elinde iki boş kadeh ve bir şişe şampanyayla öylece duruyordu. "Neyi kutluyoruz?" diye sorarken; eline aldığı kadehi masaya çarptı,  kırılan parçasını Can'ın gözlerine sokarken uyandı. Terlemişti. "Bir an evvel ortadan kaldırmalıyım." diye düşünerek yataktan fırladı. Oyalanmadan doğruca bodrum katına inip, bütün etleri; kemik ve et değirmenine tek tek atarak kıyma haline getirdi, sonra herbirini poşetleyip temiz bir kenara aldı. Ardından bütün odayı temizleyerek ortada hiçbir delil bırakmadığına emin olmak için etrafına bakındı. Can'in üzerinden çıkarttığı elbiseleri bir poşete koyarak bahçeye çıkıp yaktı. Odaya geri geldiğinde her şey normal görünüyordu, sadece kapının kenarına; siyah poşetlere konmuş küçük paketlerin dışında. Saatine baktı, gece olmak üzereydi ve yine küçük beyi unuttuğu gibi, kendisininde hiçbir şey yemediğini fark etti.



   Torbaların biri diğerlerinden daha küçüktü, burada kıyma makinesindan geçmemiş tek bir parça vardı, onu da alıp mutfağa gitti. Pek iştahı yoktu ama bir şeyler yemesi gerektiğini biliyordu. Mutfak tezgahının altından elektrikli ızgarasını çıkarttı, altına suyunu koydu ve fişi taktı. Sonra dolaptan bir kaç parça bir şeyler çıkartmak için dolabın kapağını açtı.  Pek iştahı olmadığı için vazgeçip çekmeceden küçük bir paket çıkarttı. Ocağa koyduğu suyun kaynamasını beklerken, ısınan ızgaranın üzerine poşetten çıkarttığı Can'ın kalbini koydu. Küçük beyin yemeği hazırlanırken, kendisine de kolayca pişmesi için kaynamakta olan suya  hazır soslu, minik paketlerde satılan, noodle'dan attı. Bu esnada hafif pişen kalbi ızgaranın üzerinden alıp, kesme tahtasının üzerine aldı. Küçük lokmalar halinde doğrayıp hala kanlı şekilde küçük beyin mama kabına boşalttı. Mama kabını masanın üzerine koydu ve küçük beyi de sandalyeye çıkarttı. Köpeğinin büyük bir iştahla yediği kalple birlikte akşam yemeklerini yemiş oldular. "Doydun değil mi kerata" diyerek gülümsedi ve küçük beyin başını okşamak için masadan kalktı. "Sabah ilk işim, sokakta aç dolaşan ama senin kadar şanslı olmayan köpeklerin karnını doyurmak olacak" diyerek salona geçti. Salonda biraz istirahat ettikten sonra yatak odasına çıkıp yattı. Yorgunluktan hemen uyuya kalmıştı.



......



   Sabah olmasıyla birlikte, yatağından kalkmadan huzursuz bir şekilde gerindi. Sonrasında oyalanmadan kalkıp hemen üzerini değiştirdi. Kahve dahi içmeden aynı yere gitmek üzere hazırlandı. Kapıdan çıkarken yanına bir kaç poşet aldı. "Umarım köpekler açtır da çiğ et yerler." diye kendi kendine konuşarak motoruna atlayıp, kilisenin oraya doğru yola çıktı. Oysa aklında at mezarlığının oraya gitmek vardı çünkü oraya gidip Can'ın etlerini bıraksa kimsenin ruhu bile duymazdi. Yani hiçbir şekilde dikkat çeken bir şey olması mümkün değildi ve orada illa ki ufak sürüler halinde köpekler gezerdi. Çünkü eskiden ölen atlar çöp kamyonunun arkasına bağlanıp yolda çekile çekile büyük tur yolunun sonundaki o mezarlığa götürülürdü. Düşünüldüğünde hayvanın bedeni asfaltta rendelene rendelene yolda sürüklenir ve ardında sadece kızıl izler bırakırdı. Mezarlık deniliyorsa da öyle üzerine toprak atılan bir mezarlık değildi. Tepeden aşağıya ufak bir koya atılırdı ölen atlar. Adanın arka tarafında, o koyun etrafına hiçbir tekne yanaşamazdı, uzaktan bakınca bembeyaz bir iskelet yığını vardı. Kargası, martısı boldu, tepesinde uçan. Ve ortalık hep leş kokardı inceden inceden. Fakat tüm bunlar için vakit harcamak istemedi, o yüzden doğruca kilisenin oraya doğru gitmeye devam etti.

Klisenin yakınlarına yaklaştıkça
köpekler yine etrafını sarmıştı, etrafta kimse yoktu. Yanında getirdiği poşetlerden birini açıp, köpeklerin önüne doğru atti. Bir yandan da sakin durmaya özen gösteriyordu. Köpeklerin, attığı poşetteki etleri ölmüş gibi yediklerini görünce, diğer poşetleri de teker teker boşalttı. Her şeyin bittiğine ve kimsenin görmediğine emin olduktan sonra "Diğer kalan son poşetleri de yarın getireceğim." diyerek eve geri döndü. "İşte şimdi içim rahatladı" diye içinden geçirdi. Kapının önüne geldiğinde şöyle bir evine, evin dışardan görünüşüne baktı, gülümsedi.



   "Bu ev artık anılarla dolu olduğu kadar, acı çığlıklarıyla da dolu" diye düşündü. "Kim bilir belki Mert'te son nefesini bu evde verir" diye içinden geçirdi ve cebinden çıkarttığı anahtarı, anahtar deliğine sakince sokarak içeri girdi.



   Doğruca mutfağa gidip, hemen kendisine kahve suyu koydu. Bir kaç dakika içinde hazırladığı kahve fincanıyla birlikte salona geçti. Kendisine rahat bir koltuk seçip, ayaklarını orta sehpanın üzerine uzattı. Ayak tırnaklarının içine kadar giren kanı görüp omuz silkti. "Sonra derin bir temizlik yaparım." diyerek arkasına yaslanıp, telefonunu eline aldı. Şimdi elinde Can'dan geriye kalan tek şey facebook adresiydi.



   Can'ın adıyla giriş yaptığı hesapla Mert'in profilini incelemeye başladı. Bu sırada Can'ın telefonu aklına geldi. Bütün kıyafetlerini yakmadan önce telefonu masanın üzerine koyduğunu hatırladı. Doğruca alt kata inerek telefonu eline aldı. "Ne uyduruk bir telefon bu böyle" diye içinden geçirdi. Telefonu sessizde olduğu için hiç sesini duymamıştı. Can'ın telefonunda iki cevapsız arama, 3 tane de WhatsApp mesajı vardı. Tesadüf bu ya arayan da, mesaj yazan da Mert'ti. Rehberine baktı, sadece Mert ve kendisi kayıtlıydı, bu hayli ilginç gelmişti. Yeniden salona geçti, koltuğa uzanarak Can ile Mert'in facebook'taki konuşmalarını okudu. Konuşma şekillerine, tarzlarına, aralarındaki hitap şekillerine dikkatlice baktı. Hayli samimi ve usluba önem vermeden yaptıkları yazışmaları dikkatini çekti. WhatsApp'tan ilk mesaj Can'dan Mert'e yollanmıştı, üstelik cumartesi günü, adaya geldiği gündü bugün. Mesajlar şu şekildeydi:



Can: Bro bu yeni numaram, kayıt et. Kullandığım numarayı çıkartacak vaktim yoktu, telefonu denize düşürdüm aq. 1 hafta kadar yokum, uyduruk bir şey aldım, döndüğümde halledeceğim. Hadi görüşürüz.



Mert: Tamam kanka ben de şu Dubai'deki araplarla iş görüşmesindeyim. Adamın biri ibnelik yapıp duruyor. Canım cok sıkkın ararım sonra.



   İskeleye geldiğinde yabancı bir numaradan aramasının sebebi buydu. Telefon sinyali vb.'den de bulunması söz konusu değildi. "Güzeel" diye geçirdi içinden ve gözü yeni gelen mesajlara takıldı.



Mert: Lan oğlum nerelerdesin? Ulan yine hangi kadının koynundasın telefona bile bakmıyorsun!



Mert:Pazar akşamı club'a geleceksin değil mi lan? Bir rus revusu gelmiş ki sorma, kızlar taş oğlum ilik.



Mert: Neyse kanka görünce dönüş yap, haber bekliyorum. Ona göre rezerve yapacağım.



   Mesajlara Can yazıyormuş gibi geri dönüş yaptı.



CAN: Bolu'ya geldim abant golüne, bilirsin işte abanıyoruz kanka. Sen rezervasyonu yap, ben pazara kadar geleceğim. Telefon ara ara çekmiyor o yüzden  görmedim bro. Üstelik  her zamanki gibi sessize almıştım. Hadi görüşürüz. Hatunları bekletmek olmaz diye yazarak çapkın bir smiley bıraktı, ardından mesajı sonlandırdı.



   İki mavi tıkı gördükten sonra her ihtimale karşı Mert'in telefon numarasını kendi telefonuna kaydedip, Can'ın telefonu da eline alarak mutfağa geçti. Kesme tahtasının üzerine koyup, et döveceği ile telefonu parçaladı. Ve küçük bir buzdolabı poşetinin içine, parçalara ayrılmış telefonu dışarda hiçbir parçası kalmayacak şekilde yerleştirdi. Ertesi sabah evine dönerken, geriye yapacak sadece iki işi kalmıştı. Birincisi kilisenin oraya gidip kalan son  poşetlerdeki Can'dan geriye kalanlarla köpeklerin karnını doyurmak, ikincisi ise kırıp parçaladığı telefonu poşetinden çıkartıp denize atmak. Tüm planları tıkır tıkır işlemiş, geriye bir tek şey kalmıştı; Mert!  "Acaba Mert'in kanının kokusu nasıldır?" diye içinden geçirdi. "Eh bunu da çok yakında öğreneceğiz." diyerek gözlerini kapattı, ânın tadı ve yapacaklarının hayali ile uzandığı koltuğun üzerinde, huzur dolu bir uykuya daldı.



Devam edecek.