Tabiki bu sözleri söylerken ciddi değildi. "Bu günlük sana bu kadar yeter" dedi. "Şimdi kanamayı durdurup yarın yeniden başlayacağız" diye ekledi. "Kim bilir belki iyi anıma denk gelirse, olur da insafa gelirsem daha fazla uzatmam" diyerek eline aldığı önceden ısıttığı kızgın şişle kanayan yaralarını dağladı. Etraf yine yanık et kokusu ve acı çığlıklarla dolmuştu. Bu esnada Can acıdan iyice tükenmiş ve yine bayılmıştı.
Özlem ellerine ve vücuduna bulaşan kanları temizlemek üzere banyoya girmişti. Suyun tenine değip kan ile buluşmasıyla, ayaklarının dibinde oluşan kızıl su, kara deliğe doğru akmaya başlamıştı. İyice temizlendikten sonra pembe bornozunu üzerine geçirip altına sivri topuklu, üzeri tüylü terliklerini giydi. Saçlarını da küçük pembe bir havluya sarıp tahta merdivenlerden aşağı doğru yavaş adımlarla indi.
Evin içinde sadece topuk tıkırtısı ve bodrum katından gelen inleme sesleri dışında hiçbir ses yoktu. Etrafa ölüm sessizliği hakimdi. Küçük bey bile havlamayı kesmiş, hatta ortalarda gözümüyordu. Bir an nerede olduğuna bakmak için evin içinde onu aradı, hiçbir yerde yoktu. Bir de aşağıya bakmak için Can'ın bulunduğu kata indi. Gördükleri ona güzel bir fikir daha vermişti çünkü tüm gün Can'a işkence ettiği için küçük beyin yemeğini ihmal etmiş, aç bırakmıştı. Bundan dolayı küçük bey de et ve kan kokusunu takip edip Can'ın yere damlayan kanlarını yalayarak, içgüdüsel olarak açlığını törpülemeye başlamıştı.
Hemen küçük beyi yanına çağırarak dolaptan çıkarttığı küçük et parçasını tavaya atıp mühürledi ve hala kanlı bir haldeyken mama kabına koydu. Küçük bey önce bir kaç kere eti yalayıp sonra büyük bir iştahla yedi. Eti büyük bir iştahla yiyen küçük bey, Özlem'e dahiyane bir fikir vermişti ama bunu uygulamak için çok yorgundu. O yüzden sabahı bekleyebilir diye içinden geçirerek bedenini ve ruhunu rahatlatmak için klasik müzik eşliğinde kendisine bir kadeh şarap koyup, salondaki büyük orta sehpaya ayaklarını uzattı.
Gecenin sessizliğini aşağıdan gelen cılız inleme sesleri ve pikapta takılı kalan müziğin rutin tekrarı dışında bozan hiçbir şey yoktu. Yerinden kalkıp pikabı kapatıp, plağı yerine kaldırdı. Kadehinde kalan şarabının son yudumunu içtikten sonra tahta merdivenlerin ara ara gevşeyen yerlerinden çıkan gıcırdama ve topuk tıkırtısı eşliğinde yatak odasına çıktı. Hiçbir şey giymeden öylece yatağına yattı. Ve hiçbir şey düşünmeden derin ve huzurlu bir uykuya teslim etti kendisini.
Gözünü açtığında el yordamıyla komodinin üzerine koyduğu telefonunu eline aldi, saatin kaç olduğuna baktı. Saat dördü çeyrek geçiyordu, beklediğinden de erken uyanmıştı. Uykusuz değildi, aksine yıllardan sonra ilk defa bu gece huzur dolu uyumuştu. Hava henüz ağarmadığından biraz daha uyumak için yatağın içinde bir kaç kez sağa sola döndü ama bedeni bir an evvel yataktan kalkmak istiyordu. Saatin erken oluşuna aldırmadan kalktı, hemen altına kısa bir tayt geçirip üzerine bol bir tişört giyerek mutfağa indi. Kendisine kahve suyu koyup Can'ın sesini dinledi. Hiç ses yoktu, birden ölmüş olabilir mi diye içinden geçirerek telaşla bodrum katına indi. Can hareketsizdi, tıpkı kasap dükkanlarındaki kancaya geçirilmiş hayvan bedenleri gibi hareketsiz, öylece asılı duruyordu. Canlı olup olmadığını anlamak icin kasıklarına sert bir tekme attı ve Can'ın ne olduğunu anlamadan acı içinde aniden gözlerini açmasıyla derin bir oh çekti.
-Biliyor musun öldün diye çok korktum diyerek alaycı bir şekilde Can'ın göğsüne doğru elini koyup, kalbine dokundu. Can bunu gerçek sandı, hatta merhamete geldiğini düşünerek, "Hayır henüz ölmedim ama canım çok yanıyor, sana yalvarıyorum artık bırak beni, yetmedi mi yaptıkların? Bu sadistlik değil, psikopatlik değil. Bu...bu...bu bambaşka bir şey. Sana yalvarıyorum bırak bir son ver artık " diye cılız bir ses tonuyla Özlem'in gözlerinde merhamet ararcasına yalvarmaya başlamış, Özlem'in donuk gözlerinde küçük bir merhamet ışığı ummuştu.
-Hı hı, tabi ki de bırakacağım ama önce bir kahve içecegim sonrasında güneşin doğuşunu izlemek için dışarıya çıkacağım. Küçük bir yürüyüş yaptıktan sonra gelecegim ve sonra da sen bana şu Mert hakkında tüm bildiklerini anlatacaksın. Ama şimdi böyle beni beklemeye devam et ve sakın öleyim falan deme diyerek gülümsedi.
Özlem kahvesini hazırlayıp içene kadar biraz daha zaman geçmişti, gün hafiften ağarmaya başlamıştı, sanki güneş bir an evvel doğmak için sabırsızlıkla tepenin ardında Özlem'i bekliyordu.
Spor ayakkabılarını giyip adanın en yüksek tepesine, ormana doğru yürümeye başladı. Ağaçların dallarındaki kuşlar bile yeni uyanmış, sabahın ilk ışıklarını müjdelercesine cıvıldıyordu. Sadece kuş cıvıltıları dışında etraf hayli sessizdi, yürümeye devam etti. Tepedeki kilisenin yanına geldiğinde etrafta on kadar köpeğin ona doğru koştuğu gördü, ilk etapta saldıracaklarını düşünüp hemen yere çömelmi. Bunu küçükken babası öğretmişti "Sana doğru koşan köpek olursa sakın kaçmaya kalkma, olduğun yere çök. Köpek kendisi ile aynı hizada olunca ne yaptığını şaşkınlıkla izler ve senden zarar gelmeyeceğini anlayıp çekip gider" demişti. Umarım doğru bir tezdir diye içinden geçirdi.
Köpekler yaklaşırken bir yandan kuyruk salladıklarını görünce rahatladı. Bunlar dostane, kendisini sevdirmek için kendisine koşan sevimli sokak köpekleriydi. Köpeklerin bir kısmı ellerini yalıyor, bir kaç tanesi arsızlık yapıp üstüne atlıyor, sadece beni sev dercesine arada birbirlerine hırlayıp Özlem'i neredeyse devirecek gibi üzerine hopluyorlardı. Özlem her birini tek tek sevip "Burada olduğunuzu bilseydim size bir şeyler getirirdim." diyerek başlarını okşadı. Bir süre daha yürüdü, köpekler de ona eşlik etti. Tepedeki en güzel manzaraya hakim olan bankın oraya gidip oturdu ve güneşin doğuşunu izledi. Bu çok iyi gelmişti. Temiz hava, sakinlik, güneşin doğuşu, doğa ve yanında sadece köpekler... Bir süre daha anın tadını çıkartmak için oturdu, uzakta küçük bir balıkçı teknesinin çıkardığı dalgalar dışında deniz çarşaf gibiydi. Yerinden kalktı ve eve geri dönmek için geldiği yolu koşarak tamamladı. Böylece sabah sporunu da aradan çıkartmıştı, nabzı hızla atıyordu. Bu kalp atışlarının sebebi koşmak olsa da bir an evvel eve varıp Can'ın anlatacaklarını dinlemek ve artık tüm bu olanlara bir son vermek için de olabilirdi.
Eve geldiğinde üzerindeki teriyle ıslanmış kıyafetlerini çıkardı, yerine beyaz şile bezinden tüm vücut hatlarını ortaya çıkartan incecik bir elbise geçirdi. Parmak uçlarını dışarda bırakan sandaletlerini de
giyip doğruca Can'ın bulunduğu odaya, bodrum katına indi. Pencereden vuran ters ışık bütün vücut hatları ince elbisesinden ortaya çıkmıştı. İri ve dik göğüslerinin ucu elbisesinin dışından da belli oluyordu. Kızıl saçları ve beyaz elbisesiyle tıpkı bir tanrıça gibi Can'ın karşısına geçti.
Can acı dolu, yalvaran gözlerle Özlem'e baktı. Acı çekmesine rağmen gördüğü manzara karşısında istem dışı penisinde hafif bir kıpırdanma olmuştu. Bu Özlem'in gözünden kaçmadı. Bir süre Can'ın karşısında durup ağır adımlarla etrafında bir kaç tur attı. Akşamdan içinde bıraktığı straponu, ıkındırarak yarıya kadar dışarı çıkarttı, sonra geri çekip, birden içine ittirerek, kulağına eğildi. "Aslında seni cam kırıkları yapıştırılmış straponla sike sike bağırsakların dışarı çıkana kadar öldürmek de fena fikir olmazdı ama çok yorulurdum" dedi. Sonra masaya doğru yürüdü ve eline aldığı bağ makasını sanki havada bir şeyler kesiyormuş gibi açıp kapatmaya başladı. Can'a yaklaştı. "Evet başlayalım mı artık" diye yüzünde alaycı bir tebessümle, bir eliyle Can'ın hayalarını avuçladı. Can, canı yandığı için kendini daha da yukarı çekmeye, elinden kurtarmaya çalışsa da bunu başaramamıştı.
-Şimdi anlat! Mert'i nasıl bulabilirim? Kimdir? Ne yapar? Nerede yaşar? Her şeyi eksiksiz ve yalansız anlatmaya başla bakalım diyerek bir yandan bağ makasının soğuk demiriyle penisiyle oynamaya başladı. "Kim bilir belki insafa gelirim ve anlatacaklarına ikna olursam söz veriyorum canını çok yakmadan alacağım dye ekledi.
Can kendi başına gelenlerin çocukluk arkadaşının başına da gelmemesi için aklına ilk gelen yalanı attı:
-Mert sürekli yurtdışında oluyor. Beykoz'da da iş yeri var ama genellikle bütün işlerini Dubai'deki bürosundan yürütür. Hem o kadar fazla samimi değiliz.
Bu söyledikleri tabiki de yeterli değildi. Avucunun arasındaki hayalarına bu sefer tırnaklarını da geçirerek bir kere daha sordu:
-Ne zaman geliyor Türkiye'ye? Evi nerede? Boş olduğu zamanlar da ne yapıyor? Tipi nasıl? Hem biliyor musun? O da senin gibi ölmeyi hak ediyor, seni elimden kimsenin kurtaramayacağı gibi o da kurtulamayacak. Eninde sonunda bulacağım. Hiç boş yere onu kurtarmaya çalışma, bir an evvel söyle ve kurtul! Senin yerinde o olsaydı çoktan satardı seni. Hatırlarsana Yağız'ı nasıl ölüme terk etmenize sebep olduğunu? Onda gram vicdan olsaydı kaçalım demezdi sana. Şimdi daha fazla canımı sıkma da anlat! Nerede?
-Bilmiyorum uzun zamandan beri konuşmadık!
-Demek bilmiyorsun! Hatırlamana yardımcı olacak bir sürü alet edavat ve yöntem var bende ve artık sabrım taşıyor. Söyle! Çocukluk arkadaşım dedin. Bunun bir fotoğrafı, bir hesabı illaki vardır sende. Ama cevap alamamıştı. Sinirlenmeye başlamıştı.
-Demek bilmiyorsun? O zaman sana ne kadar ciddi olduğumu konuşarak değil de, uygulayarak göstereyim belki hatırlarsın diyerek hafif ereksiyon olmuş penisinin ucunu bağ makasıyla kesti. Yere düşen parçayla, geri kalanından oluk gibi kan akmaya başlamıştı. Acıyla haykıran Can:
-Allah belanı versin sürtük! Öldür beni!
diye bağırmaya başlamıştı. Özlem bağ makasını yüzüne doğru uzatıp:
-Demek sürtük ha? Bunu söyleyen dilini dilim dilim keseceğim ama bana gerekli bütün bilgileri vermeden, her şeyi tek tek söyletmeden asla! diye öfkelenip penisinden bir parça daha kesti. Bu ikinci gelen acıya daha fazla dayanamayıp ;
-Face...facebook dedi, orada arkadaş listemde ekli; Mert Serez.
-Ha şöyle...Yola gel bakalım. Bana hemen kendi facebook şifreni vereceksin! diyerek telefonunu almak için salona gidip, hemen geri gelmişti. Kendi telefonundaki facebook uygulamasından çıkış yaparak "Söyle!" diye bağırdı. Canı yanan Can bir çırpıda mail adresini ve şifresini vererek daha fazla acıya dayanamayıp yeniden bayıldı.
Canın bayılmasından istifade ederek hemen siteye giriş yapıp verdiği şifrenin doğru olup olmadığını kontrol etti. Evet Can doğruyu söyleyip hesabını Özlem'e vermisti. Artık dönüşü yoktu, yeteri kadar kan kaybediyordu zaten. Hemen soğuk su dolu kovayla Can'ı ayılttı. Can'ın dayanacak gücü kalmamıştı.
-Şimdi artık konuşmana gerek kalmadı, sürtük demiştin değil mi? Sürtük! Kızıl kontese ne oldu? diye haykırarak dilini elleriyle tutup kopartırcasına dışarı çekti ve ani bir hareketle dilini kesti. Yüzü kan içinde kalmış, anlamsız böğürtü eşliğinde çığlık atarken, Özlem de hiçbir şey olmamış gibi önceden hediye paketi şeklinde hazırladığı et ve kemik değirmenini uzatma kablosu ile birlikte Can'ın ayak ucuna getirip fişe taktı. Sonra Can'ın ellerini çözdü. Can boş bir çuval gibi yere düşmüş, acı ile kıvranırken, kırık parmaklı elini makinenin haznesine yerleştirdi ve düğmesine bastı. Kemik sesleri eşliğinde, kıyma şeklinde sol eli dirseğe kadar kopmuş, yerde bok öbeği gibi üst üste birikmeye başlamıştı. Dilsiz olduğu için yalvaramıyor, anlamsız ve acılar içinde sadece böğürüyordu. Penisinden kalan son parçayı da kağıt keser gibi dilimleyerek makinenin içine atıp diğer taraftan çıkışını zorla Can'a izlettirdi. Gözleri yavaş yavaş kaymaya başlamış, nefes alışverişi acılar içinde sadece soluk borusundan gelen hırıltılıya dönmüştü. Can, can çekişiyordu, son bir kez vücudunu titreterek son nefesini vermek üzereyken umutsuzca gözlerini aralayabildiği kadar açıp Özlem'e çevirmişti.
Özlem'de ise zerre tepki yoktu, bembeyaz elbisesi Can'ın fışkıran kanlarıyla kıpkırmızı olup ıslanmıştı. Kanın kokusu odayla birlikte tüm bedeninde dolaşıyordu. Can'ın çırpınışları git gide yavaşlayıp, nihayetinde iyice durunca, makinenin düğmesini kapattı. Kalkıp bir sigara yaktı, şimdi ayaklarının dibinde yatan cansız bedene bakıp dilinden sadece şu sözler döküldü:
"Canımın canını yakanın, canını alırım."
Sigarasından bir nefes daha alıp Can'ın cansız bedeninde söndürdü. Ölümü beklediğinden de çabuk olmuştu. Üzülmedi, çünkü sindire sindire canını alacağı bir kurbanı daha vardı. Sakince yakındaki ilk sandalyeye kendisini bıraktı. Eli, yüzü, elbisesi her yeri kana bulanmıştı. Derin bir nefes aldı, kanın kokusunu ciğerlerine çekip, bir süre nefesini tutarak öylece beklemişti. Tuttuğu nefesi yavaş yavaş dışarı verirken, sakince ayağa kalktı. Almış olduğu malzemelerin içinden avcı bıçağı ile testereyi çıkartmak için malzemeler ile dolu valizin yanına ağır adımlarla yürüdü. Az sonra elinde avcı bıçağı ve testere ile Can'ın yerde yatan cansız bedeninin başına soğuk bir mezar taşı gibi dikildi. Bir süre daha öylece kanlar içinde kalmış cesedin başında durduktan sonra Can'ı, sırtı yere gelecek şekilde çevirdi. Oysa henüz ölmemişti ama son nefesini vermek üzereydi, kesik kesik çırpınmasını görünce avcı bıçağı ile göğsünü yardı. İlk önce kalbini elleriyle kopartıp yerinden söktü. Kalbi sıcacıktı. Avuçlarının arasına aldığı kalbe tırnaklarını geçirerek bir süre hareketsiz bekledi, kalbin ellerinde attığını hayal etti.
Yoksa atıyor muydu? Kesilen kurbanların etlerinin parçalandıktan sonra bile seğirdiklerini biliyordu. Çocukken gözlerinin önünde kesilen koçun paylara ayrıldığı zaman bile hareket ettiğine şahit olmuştu.
İçi soğumamıştı, yerinden söküp koparttığı kalbi yere koyarak tüm iç organlarını keserek parçalara ayırdı. Keşke elektrikli testere alsaydım diye hayıflanmayı da ihmal etmemişti. Kol ve bacak kemiklerini vücudundan ayırmak zor olacaktı, bu yüzden bıçak ve testere ile kesebildiklerini tek tek vücuttan ayırmaya başladı. Sonra kapının arkasında duran baltaya ilişti gözü. Kışın soğuk günlerinde de buraya geldikleri için Yağız'la birlikte şömineye odun kırdıkları geldi aklına. Baltayla bunu yapabilirdi. Bahçeye çıkıp büyükçe ve kaldırabileceği ağırlıkta bir kütükle geri döndü. Cansız yatan bedenin bir bacağını kütüğün üzerine koyup, var gücüyle vurdu. Kemik kırılma sesiyle birlikte bacağı ikiye ayrılmıştı. Böylece makinenin içine girecek kadar küçük parçalar haline gelene dek, parçalayarak, parçaları bir kenara yığmaya başladı.
Gördüğü manzara hoşuna gitmişti. Kolları ve bacakları olmayan, içi boş bir bedene bağlı tek şey kafasıydı. Gözleri hala açıktı, sanki onu izliyordu, ölmemiş gibiydi. O yüzden Can'ın cansız soluk yüzüne, donuk göz bebeklerine, büyümüş gözlerinin içine bakarak, kafasını büyük bir keyifle vücudundan ayırdı. Bir kaç çekiç darbesiyle kafatasını parçaladı. Beynini çıkartıp kahkaha attı:
-Kuş beyinli seni, ne kadar da çabuk ağıma düştün. Sikinin sevdasına hep bunlar diyerek geriye kalan tüm vücudunu tıpkı yapılmayı bekleyen puzzle gibi parçalara ayırmıştı. Kollar, bacaklar, göğüs, kafa, iç organlar, bağırsaklar, ciğer ve kalbi; hepsini ayrı ayrı öbekler halinde bir kenara toplamıştı.
Yorulmuştu, saatlerdir Can'ın cansız bedenini soğumaya başlamadan parçalara ayırmakla meşgul olduğundan biraz dinlenmek için en yakındaki kanepeye kendisini boş bir çuval gibi bıraktı. Masanın üzerindeki akşamdan kalan şarap şişesine uzandı. Hiç kadehe koyacak hali yoktu, şişeyi doğrudan kafasına dikti, ardından sigara yaktı. Ve sigarası bitene kadar gözlerini ayırmadan Can'dan geriye kalan et parçalarını öylece seyretmeye başladı. Sigarası bitmiş, şişe yarıya inmişti. Hafifçe yerinden doğrulup, doğru banyoya çıktı. Üzerindeki kanlı elbiseyi çıkartıp, suyu açtı ve öylece hiç hareket etmeden suyun altında durdu. Küvetin içinden akıp giden kanlı suyun vücudundan akıp gidişini, tıpkı kara deliğe doğru çekilen bir yıldız gibi kayışını boş gözlerle izledi, su bedeninden artık temiz bir şekilde akana kadar öylece durdu. Kollarını kaldıracak hali kalmamıştı, içinde garip bir huzur vardı. Suyu kapattı ve hiçbir havlu almadan, üzerinden akan su damlalarına aldırış etmeden yatak odasına geçti. Biraz dinlemesi lazımdı çünkü henüz bodrum katında ortadan kaldırılmayı bekleyen, parçalanmış bir ceset ve kan gölü vardı. Bunları da akşam yaparım diyerek gözlerini kapadı. Aç karnına içtiği şarabın etkisiyle derin bir uykuya daldı, rüyasında Can'ı görüyordu, canlıydı, elinde iki boş kadeh ve bir şişe şampanyayla öylece duruyordu. "Neyi kutluyoruz?" diye sorarken; eline aldığı kadehi masaya çarptı, kırılan parçasını Can'ın gözlerine sokarken uyandı. Terlemişti. "Bir an evvel ortadan kaldırmalıyım." diye düşünerek yataktan fırladı. Oyalanmadan doğruca bodrum katına inip, bütün etleri; kemik ve et değirmenine tek tek atarak kıyma haline getirdi, sonra herbirini poşetleyip temiz bir kenara aldı. Ardından bütün odayı temizleyerek ortada hiçbir delil bırakmadığına emin olmak için etrafına bakındı. Can'in üzerinden çıkarttığı elbiseleri bir poşete koyarak bahçeye çıkıp yaktı. Odaya geri geldiğinde her şey normal görünüyordu, sadece kapının kenarına; siyah poşetlere konmuş küçük paketlerin dışında. Saatine baktı, gece olmak üzereydi ve yine küçük beyi unuttuğu gibi, kendisininde hiçbir şey yemediğini fark etti.
Torbaların biri diğerlerinden daha küçüktü, burada kıyma makinesindan geçmemiş tek bir parça vardı, onu da alıp mutfağa gitti. Pek iştahı yoktu ama bir şeyler yemesi gerektiğini biliyordu. Mutfak tezgahının altından elektrikli ızgarasını çıkarttı, altına suyunu koydu ve fişi taktı. Sonra dolaptan bir kaç parça bir şeyler çıkartmak için dolabın kapağını açtı. Pek iştahı olmadığı için vazgeçip çekmeceden küçük bir paket çıkarttı. Ocağa koyduğu suyun kaynamasını beklerken, ısınan ızgaranın üzerine poşetten çıkarttığı Can'ın kalbini koydu. Küçük beyin yemeği hazırlanırken, kendisine de kolayca pişmesi için kaynamakta olan suya hazır soslu, minik paketlerde satılan, noodle'dan attı. Bu esnada hafif pişen kalbi ızgaranın üzerinden alıp, kesme tahtasının üzerine aldı. Küçük lokmalar halinde doğrayıp hala kanlı şekilde küçük beyin mama kabına boşalttı. Mama kabını masanın üzerine koydu ve küçük beyi de sandalyeye çıkarttı. Köpeğinin büyük bir iştahla yediği kalple birlikte akşam yemeklerini yemiş oldular. "Doydun değil mi kerata" diyerek gülümsedi ve küçük beyin başını okşamak için masadan kalktı. "Sabah ilk işim, sokakta aç dolaşan ama senin kadar şanslı olmayan köpeklerin karnını doyurmak olacak" diyerek salona geçti. Salonda biraz istirahat ettikten sonra yatak odasına çıkıp yattı. Yorgunluktan hemen uyuya kalmıştı.
......
Sabah olmasıyla birlikte, yatağından kalkmadan huzursuz bir şekilde gerindi. Sonrasında oyalanmadan kalkıp hemen üzerini değiştirdi. Kahve dahi içmeden aynı yere gitmek üzere hazırlandı. Kapıdan çıkarken yanına bir kaç poşet aldı. "Umarım köpekler açtır da çiğ et yerler." diye kendi kendine konuşarak motoruna atlayıp, kilisenin oraya doğru yola çıktı. Oysa aklında at mezarlığının oraya gitmek vardı çünkü oraya gidip Can'ın etlerini bıraksa kimsenin ruhu bile duymazdi. Yani hiçbir şekilde dikkat çeken bir şey olması mümkün değildi ve orada illa ki ufak sürüler halinde köpekler gezerdi. Çünkü eskiden ölen atlar çöp kamyonunun arkasına bağlanıp yolda çekile çekile büyük tur yolunun sonundaki o mezarlığa götürülürdü. Düşünüldüğünde hayvanın bedeni asfaltta rendelene rendelene yolda sürüklenir ve ardında sadece kızıl izler bırakırdı. Mezarlık deniliyorsa da öyle üzerine toprak atılan bir mezarlık değildi. Tepeden aşağıya ufak bir koya atılırdı ölen atlar. Adanın arka tarafında, o koyun etrafına hiçbir tekne yanaşamazdı, uzaktan bakınca bembeyaz bir iskelet yığını vardı. Kargası, martısı boldu, tepesinde uçan. Ve ortalık hep leş kokardı inceden inceden. Fakat tüm bunlar için vakit harcamak istemedi, o yüzden doğruca kilisenin oraya doğru gitmeye devam etti.
Klisenin yakınlarına yaklaştıkça
köpekler yine etrafını sarmıştı, etrafta kimse yoktu. Yanında getirdiği poşetlerden birini açıp, köpeklerin önüne doğru atti. Bir yandan da sakin durmaya özen gösteriyordu. Köpeklerin, attığı poşetteki etleri ölmüş gibi yediklerini görünce, diğer poşetleri de teker teker boşalttı. Her şeyin bittiğine ve kimsenin görmediğine emin olduktan sonra "Diğer kalan son poşetleri de yarın getireceğim." diyerek eve geri döndü. "İşte şimdi içim rahatladı" diye içinden geçirdi. Kapının önüne geldiğinde şöyle bir evine, evin dışardan görünüşüne baktı, gülümsedi.
"Bu ev artık anılarla dolu olduğu kadar, acı çığlıklarıyla da dolu" diye düşündü. "Kim bilir belki Mert'te son nefesini bu evde verir" diye içinden geçirdi ve cebinden çıkarttığı anahtarı, anahtar deliğine sakince sokarak içeri girdi.
Doğruca mutfağa gidip, hemen kendisine kahve suyu koydu. Bir kaç dakika içinde hazırladığı kahve fincanıyla birlikte salona geçti. Kendisine rahat bir koltuk seçip, ayaklarını orta sehpanın üzerine uzattı. Ayak tırnaklarının içine kadar giren kanı görüp omuz silkti. "Sonra derin bir temizlik yaparım." diyerek arkasına yaslanıp, telefonunu eline aldı. Şimdi elinde Can'dan geriye kalan tek şey facebook adresiydi.
Can'ın adıyla giriş yaptığı hesapla Mert'in profilini incelemeye başladı. Bu sırada Can'ın telefonu aklına geldi. Bütün kıyafetlerini yakmadan önce telefonu masanın üzerine koyduğunu hatırladı. Doğruca alt kata inerek telefonu eline aldı. "Ne uyduruk bir telefon bu böyle" diye içinden geçirdi. Telefonu sessizde olduğu için hiç sesini duymamıştı. Can'ın telefonunda iki cevapsız arama, 3 tane de WhatsApp mesajı vardı. Tesadüf bu ya arayan da, mesaj yazan da Mert'ti. Rehberine baktı, sadece Mert ve kendisi kayıtlıydı, bu hayli ilginç gelmişti. Yeniden salona geçti, koltuğa uzanarak Can ile Mert'in facebook'taki konuşmalarını okudu. Konuşma şekillerine, tarzlarına, aralarındaki hitap şekillerine dikkatlice baktı. Hayli samimi ve usluba önem vermeden yaptıkları yazışmaları dikkatini çekti. WhatsApp'tan ilk mesaj Can'dan Mert'e yollanmıştı, üstelik cumartesi günü, adaya geldiği gündü bugün. Mesajlar şu şekildeydi:
Can: Bro bu yeni numaram, kayıt et. Kullandığım numarayı çıkartacak vaktim yoktu, telefonu denize düşürdüm aq. 1 hafta kadar yokum, uyduruk bir şey aldım, döndüğümde halledeceğim. Hadi görüşürüz.
Mert: Tamam kanka ben de şu Dubai'deki araplarla iş görüşmesindeyim. Adamın biri ibnelik yapıp duruyor. Canım cok sıkkın ararım sonra.
İskeleye geldiğinde yabancı bir numaradan aramasının sebebi buydu. Telefon sinyali vb.'den de bulunması söz konusu değildi. "Güzeel" diye geçirdi içinden ve gözü yeni gelen mesajlara takıldı.
Mert: Lan oğlum nerelerdesin? Ulan yine hangi kadının koynundasın telefona bile bakmıyorsun!
Mert:Pazar akşamı club'a geleceksin değil mi lan? Bir rus revusu gelmiş ki sorma, kızlar taş oğlum ilik.
Mert: Neyse kanka görünce dönüş yap, haber bekliyorum. Ona göre rezerve yapacağım.
Mesajlara Can yazıyormuş gibi geri dönüş yaptı.
CAN: Bolu'ya geldim abant golüne, bilirsin işte abanıyoruz kanka. Sen rezervasyonu yap, ben pazara kadar geleceğim. Telefon ara ara çekmiyor o yüzden görmedim bro. Üstelik her zamanki gibi sessize almıştım. Hadi görüşürüz. Hatunları bekletmek olmaz diye yazarak çapkın bir smiley bıraktı, ardından mesajı sonlandırdı.
İki mavi tıkı gördükten sonra her ihtimale karşı Mert'in telefon numarasını kendi telefonuna kaydedip, Can'ın telefonu da eline alarak mutfağa geçti. Kesme tahtasının üzerine koyup, et döveceği ile telefonu parçaladı. Ve küçük bir buzdolabı poşetinin içine, parçalara ayrılmış telefonu dışarda hiçbir parçası kalmayacak şekilde yerleştirdi. Ertesi sabah evine dönerken, geriye yapacak sadece iki işi kalmıştı. Birincisi kilisenin oraya gidip kalan son poşetlerdeki Can'dan geriye kalanlarla köpeklerin karnını doyurmak, ikincisi ise kırıp parçaladığı telefonu poşetinden çıkartıp denize atmak. Tüm planları tıkır tıkır işlemiş, geriye bir tek şey kalmıştı; Mert! "Acaba Mert'in kanının kokusu nasıldır?" diye içinden geçirdi. "Eh bunu da çok yakında öğreneceğiz." diyerek gözlerini kapattı, ânın tadı ve yapacaklarının hayali ile uzandığı koltuğun üzerinde, huzur dolu bir uykuya daldı.
Devam edecek.
Özlem ellerine ve vücuduna bulaşan kanları temizlemek üzere banyoya girmişti. Suyun tenine değip kan ile buluşmasıyla, ayaklarının dibinde oluşan kızıl su, kara deliğe doğru akmaya başlamıştı. İyice temizlendikten sonra pembe bornozunu üzerine geçirip altına sivri topuklu, üzeri tüylü terliklerini giydi. Saçlarını da küçük pembe bir havluya sarıp tahta merdivenlerden aşağı doğru yavaş adımlarla indi.
Evin içinde sadece topuk tıkırtısı ve bodrum katından gelen inleme sesleri dışında hiçbir ses yoktu. Etrafa ölüm sessizliği hakimdi. Küçük bey bile havlamayı kesmiş, hatta ortalarda gözümüyordu. Bir an nerede olduğuna bakmak için evin içinde onu aradı, hiçbir yerde yoktu. Bir de aşağıya bakmak için Can'ın bulunduğu kata indi. Gördükleri ona güzel bir fikir daha vermişti çünkü tüm gün Can'a işkence ettiği için küçük beyin yemeğini ihmal etmiş, aç bırakmıştı. Bundan dolayı küçük bey de et ve kan kokusunu takip edip Can'ın yere damlayan kanlarını yalayarak, içgüdüsel olarak açlığını törpülemeye başlamıştı.
Hemen küçük beyi yanına çağırarak dolaptan çıkarttığı küçük et parçasını tavaya atıp mühürledi ve hala kanlı bir haldeyken mama kabına koydu. Küçük bey önce bir kaç kere eti yalayıp sonra büyük bir iştahla yedi. Eti büyük bir iştahla yiyen küçük bey, Özlem'e dahiyane bir fikir vermişti ama bunu uygulamak için çok yorgundu. O yüzden sabahı bekleyebilir diye içinden geçirerek bedenini ve ruhunu rahatlatmak için klasik müzik eşliğinde kendisine bir kadeh şarap koyup, salondaki büyük orta sehpaya ayaklarını uzattı.
Gecenin sessizliğini aşağıdan gelen cılız inleme sesleri ve pikapta takılı kalan müziğin rutin tekrarı dışında bozan hiçbir şey yoktu. Yerinden kalkıp pikabı kapatıp, plağı yerine kaldırdı. Kadehinde kalan şarabının son yudumunu içtikten sonra tahta merdivenlerin ara ara gevşeyen yerlerinden çıkan gıcırdama ve topuk tıkırtısı eşliğinde yatak odasına çıktı. Hiçbir şey giymeden öylece yatağına yattı. Ve hiçbir şey düşünmeden derin ve huzurlu bir uykuya teslim etti kendisini.
Gözünü açtığında el yordamıyla komodinin üzerine koyduğu telefonunu eline aldi, saatin kaç olduğuna baktı. Saat dördü çeyrek geçiyordu, beklediğinden de erken uyanmıştı. Uykusuz değildi, aksine yıllardan sonra ilk defa bu gece huzur dolu uyumuştu. Hava henüz ağarmadığından biraz daha uyumak için yatağın içinde bir kaç kez sağa sola döndü ama bedeni bir an evvel yataktan kalkmak istiyordu. Saatin erken oluşuna aldırmadan kalktı, hemen altına kısa bir tayt geçirip üzerine bol bir tişört giyerek mutfağa indi. Kendisine kahve suyu koyup Can'ın sesini dinledi. Hiç ses yoktu, birden ölmüş olabilir mi diye içinden geçirerek telaşla bodrum katına indi. Can hareketsizdi, tıpkı kasap dükkanlarındaki kancaya geçirilmiş hayvan bedenleri gibi hareketsiz, öylece asılı duruyordu. Canlı olup olmadığını anlamak icin kasıklarına sert bir tekme attı ve Can'ın ne olduğunu anlamadan acı içinde aniden gözlerini açmasıyla derin bir oh çekti.
-Biliyor musun öldün diye çok korktum diyerek alaycı bir şekilde Can'ın göğsüne doğru elini koyup, kalbine dokundu. Can bunu gerçek sandı, hatta merhamete geldiğini düşünerek, "Hayır henüz ölmedim ama canım çok yanıyor, sana yalvarıyorum artık bırak beni, yetmedi mi yaptıkların? Bu sadistlik değil, psikopatlik değil. Bu...bu...bu bambaşka bir şey. Sana yalvarıyorum bırak bir son ver artık " diye cılız bir ses tonuyla Özlem'in gözlerinde merhamet ararcasına yalvarmaya başlamış, Özlem'in donuk gözlerinde küçük bir merhamet ışığı ummuştu.
-Hı hı, tabi ki de bırakacağım ama önce bir kahve içecegim sonrasında güneşin doğuşunu izlemek için dışarıya çıkacağım. Küçük bir yürüyüş yaptıktan sonra gelecegim ve sonra da sen bana şu Mert hakkında tüm bildiklerini anlatacaksın. Ama şimdi böyle beni beklemeye devam et ve sakın öleyim falan deme diyerek gülümsedi.
Özlem kahvesini hazırlayıp içene kadar biraz daha zaman geçmişti, gün hafiften ağarmaya başlamıştı, sanki güneş bir an evvel doğmak için sabırsızlıkla tepenin ardında Özlem'i bekliyordu.
Spor ayakkabılarını giyip adanın en yüksek tepesine, ormana doğru yürümeye başladı. Ağaçların dallarındaki kuşlar bile yeni uyanmış, sabahın ilk ışıklarını müjdelercesine cıvıldıyordu. Sadece kuş cıvıltıları dışında etraf hayli sessizdi, yürümeye devam etti. Tepedeki kilisenin yanına geldiğinde etrafta on kadar köpeğin ona doğru koştuğu gördü, ilk etapta saldıracaklarını düşünüp hemen yere çömelmi. Bunu küçükken babası öğretmişti "Sana doğru koşan köpek olursa sakın kaçmaya kalkma, olduğun yere çök. Köpek kendisi ile aynı hizada olunca ne yaptığını şaşkınlıkla izler ve senden zarar gelmeyeceğini anlayıp çekip gider" demişti. Umarım doğru bir tezdir diye içinden geçirdi.
Köpekler yaklaşırken bir yandan kuyruk salladıklarını görünce rahatladı. Bunlar dostane, kendisini sevdirmek için kendisine koşan sevimli sokak köpekleriydi. Köpeklerin bir kısmı ellerini yalıyor, bir kaç tanesi arsızlık yapıp üstüne atlıyor, sadece beni sev dercesine arada birbirlerine hırlayıp Özlem'i neredeyse devirecek gibi üzerine hopluyorlardı. Özlem her birini tek tek sevip "Burada olduğunuzu bilseydim size bir şeyler getirirdim." diyerek başlarını okşadı. Bir süre daha yürüdü, köpekler de ona eşlik etti. Tepedeki en güzel manzaraya hakim olan bankın oraya gidip oturdu ve güneşin doğuşunu izledi. Bu çok iyi gelmişti. Temiz hava, sakinlik, güneşin doğuşu, doğa ve yanında sadece köpekler... Bir süre daha anın tadını çıkartmak için oturdu, uzakta küçük bir balıkçı teknesinin çıkardığı dalgalar dışında deniz çarşaf gibiydi. Yerinden kalktı ve eve geri dönmek için geldiği yolu koşarak tamamladı. Böylece sabah sporunu da aradan çıkartmıştı, nabzı hızla atıyordu. Bu kalp atışlarının sebebi koşmak olsa da bir an evvel eve varıp Can'ın anlatacaklarını dinlemek ve artık tüm bu olanlara bir son vermek için de olabilirdi.
Eve geldiğinde üzerindeki teriyle ıslanmış kıyafetlerini çıkardı, yerine beyaz şile bezinden tüm vücut hatlarını ortaya çıkartan incecik bir elbise geçirdi. Parmak uçlarını dışarda bırakan sandaletlerini de
giyip doğruca Can'ın bulunduğu odaya, bodrum katına indi. Pencereden vuran ters ışık bütün vücut hatları ince elbisesinden ortaya çıkmıştı. İri ve dik göğüslerinin ucu elbisesinin dışından da belli oluyordu. Kızıl saçları ve beyaz elbisesiyle tıpkı bir tanrıça gibi Can'ın karşısına geçti.
Can acı dolu, yalvaran gözlerle Özlem'e baktı. Acı çekmesine rağmen gördüğü manzara karşısında istem dışı penisinde hafif bir kıpırdanma olmuştu. Bu Özlem'in gözünden kaçmadı. Bir süre Can'ın karşısında durup ağır adımlarla etrafında bir kaç tur attı. Akşamdan içinde bıraktığı straponu, ıkındırarak yarıya kadar dışarı çıkarttı, sonra geri çekip, birden içine ittirerek, kulağına eğildi. "Aslında seni cam kırıkları yapıştırılmış straponla sike sike bağırsakların dışarı çıkana kadar öldürmek de fena fikir olmazdı ama çok yorulurdum" dedi. Sonra masaya doğru yürüdü ve eline aldığı bağ makasını sanki havada bir şeyler kesiyormuş gibi açıp kapatmaya başladı. Can'a yaklaştı. "Evet başlayalım mı artık" diye yüzünde alaycı bir tebessümle, bir eliyle Can'ın hayalarını avuçladı. Can, canı yandığı için kendini daha da yukarı çekmeye, elinden kurtarmaya çalışsa da bunu başaramamıştı.
-Şimdi anlat! Mert'i nasıl bulabilirim? Kimdir? Ne yapar? Nerede yaşar? Her şeyi eksiksiz ve yalansız anlatmaya başla bakalım diyerek bir yandan bağ makasının soğuk demiriyle penisiyle oynamaya başladı. "Kim bilir belki insafa gelirim ve anlatacaklarına ikna olursam söz veriyorum canını çok yakmadan alacağım dye ekledi.
Can kendi başına gelenlerin çocukluk arkadaşının başına da gelmemesi için aklına ilk gelen yalanı attı:
-Mert sürekli yurtdışında oluyor. Beykoz'da da iş yeri var ama genellikle bütün işlerini Dubai'deki bürosundan yürütür. Hem o kadar fazla samimi değiliz.
Bu söyledikleri tabiki de yeterli değildi. Avucunun arasındaki hayalarına bu sefer tırnaklarını da geçirerek bir kere daha sordu:
-Ne zaman geliyor Türkiye'ye? Evi nerede? Boş olduğu zamanlar da ne yapıyor? Tipi nasıl? Hem biliyor musun? O da senin gibi ölmeyi hak ediyor, seni elimden kimsenin kurtaramayacağı gibi o da kurtulamayacak. Eninde sonunda bulacağım. Hiç boş yere onu kurtarmaya çalışma, bir an evvel söyle ve kurtul! Senin yerinde o olsaydı çoktan satardı seni. Hatırlarsana Yağız'ı nasıl ölüme terk etmenize sebep olduğunu? Onda gram vicdan olsaydı kaçalım demezdi sana. Şimdi daha fazla canımı sıkma da anlat! Nerede?
-Bilmiyorum uzun zamandan beri konuşmadık!
-Demek bilmiyorsun! Hatırlamana yardımcı olacak bir sürü alet edavat ve yöntem var bende ve artık sabrım taşıyor. Söyle! Çocukluk arkadaşım dedin. Bunun bir fotoğrafı, bir hesabı illaki vardır sende. Ama cevap alamamıştı. Sinirlenmeye başlamıştı.
-Demek bilmiyorsun? O zaman sana ne kadar ciddi olduğumu konuşarak değil de, uygulayarak göstereyim belki hatırlarsın diyerek hafif ereksiyon olmuş penisinin ucunu bağ makasıyla kesti. Yere düşen parçayla, geri kalanından oluk gibi kan akmaya başlamıştı. Acıyla haykıran Can:
-Allah belanı versin sürtük! Öldür beni!
diye bağırmaya başlamıştı. Özlem bağ makasını yüzüne doğru uzatıp:
-Demek sürtük ha? Bunu söyleyen dilini dilim dilim keseceğim ama bana gerekli bütün bilgileri vermeden, her şeyi tek tek söyletmeden asla! diye öfkelenip penisinden bir parça daha kesti. Bu ikinci gelen acıya daha fazla dayanamayıp ;
-Face...facebook dedi, orada arkadaş listemde ekli; Mert Serez.
-Ha şöyle...Yola gel bakalım. Bana hemen kendi facebook şifreni vereceksin! diyerek telefonunu almak için salona gidip, hemen geri gelmişti. Kendi telefonundaki facebook uygulamasından çıkış yaparak "Söyle!" diye bağırdı. Canı yanan Can bir çırpıda mail adresini ve şifresini vererek daha fazla acıya dayanamayıp yeniden bayıldı.
Canın bayılmasından istifade ederek hemen siteye giriş yapıp verdiği şifrenin doğru olup olmadığını kontrol etti. Evet Can doğruyu söyleyip hesabını Özlem'e vermisti. Artık dönüşü yoktu, yeteri kadar kan kaybediyordu zaten. Hemen soğuk su dolu kovayla Can'ı ayılttı. Can'ın dayanacak gücü kalmamıştı.
-Şimdi artık konuşmana gerek kalmadı, sürtük demiştin değil mi? Sürtük! Kızıl kontese ne oldu? diye haykırarak dilini elleriyle tutup kopartırcasına dışarı çekti ve ani bir hareketle dilini kesti. Yüzü kan içinde kalmış, anlamsız böğürtü eşliğinde çığlık atarken, Özlem de hiçbir şey olmamış gibi önceden hediye paketi şeklinde hazırladığı et ve kemik değirmenini uzatma kablosu ile birlikte Can'ın ayak ucuna getirip fişe taktı. Sonra Can'ın ellerini çözdü. Can boş bir çuval gibi yere düşmüş, acı ile kıvranırken, kırık parmaklı elini makinenin haznesine yerleştirdi ve düğmesine bastı. Kemik sesleri eşliğinde, kıyma şeklinde sol eli dirseğe kadar kopmuş, yerde bok öbeği gibi üst üste birikmeye başlamıştı. Dilsiz olduğu için yalvaramıyor, anlamsız ve acılar içinde sadece böğürüyordu. Penisinden kalan son parçayı da kağıt keser gibi dilimleyerek makinenin içine atıp diğer taraftan çıkışını zorla Can'a izlettirdi. Gözleri yavaş yavaş kaymaya başlamış, nefes alışverişi acılar içinde sadece soluk borusundan gelen hırıltılıya dönmüştü. Can, can çekişiyordu, son bir kez vücudunu titreterek son nefesini vermek üzereyken umutsuzca gözlerini aralayabildiği kadar açıp Özlem'e çevirmişti.
Özlem'de ise zerre tepki yoktu, bembeyaz elbisesi Can'ın fışkıran kanlarıyla kıpkırmızı olup ıslanmıştı. Kanın kokusu odayla birlikte tüm bedeninde dolaşıyordu. Can'ın çırpınışları git gide yavaşlayıp, nihayetinde iyice durunca, makinenin düğmesini kapattı. Kalkıp bir sigara yaktı, şimdi ayaklarının dibinde yatan cansız bedene bakıp dilinden sadece şu sözler döküldü:
"Canımın canını yakanın, canını alırım."
Sigarasından bir nefes daha alıp Can'ın cansız bedeninde söndürdü. Ölümü beklediğinden de çabuk olmuştu. Üzülmedi, çünkü sindire sindire canını alacağı bir kurbanı daha vardı. Sakince yakındaki ilk sandalyeye kendisini bıraktı. Eli, yüzü, elbisesi her yeri kana bulanmıştı. Derin bir nefes aldı, kanın kokusunu ciğerlerine çekip, bir süre nefesini tutarak öylece beklemişti. Tuttuğu nefesi yavaş yavaş dışarı verirken, sakince ayağa kalktı. Almış olduğu malzemelerin içinden avcı bıçağı ile testereyi çıkartmak için malzemeler ile dolu valizin yanına ağır adımlarla yürüdü. Az sonra elinde avcı bıçağı ve testere ile Can'ın yerde yatan cansız bedeninin başına soğuk bir mezar taşı gibi dikildi. Bir süre daha öylece kanlar içinde kalmış cesedin başında durduktan sonra Can'ı, sırtı yere gelecek şekilde çevirdi. Oysa henüz ölmemişti ama son nefesini vermek üzereydi, kesik kesik çırpınmasını görünce avcı bıçağı ile göğsünü yardı. İlk önce kalbini elleriyle kopartıp yerinden söktü. Kalbi sıcacıktı. Avuçlarının arasına aldığı kalbe tırnaklarını geçirerek bir süre hareketsiz bekledi, kalbin ellerinde attığını hayal etti.
Yoksa atıyor muydu? Kesilen kurbanların etlerinin parçalandıktan sonra bile seğirdiklerini biliyordu. Çocukken gözlerinin önünde kesilen koçun paylara ayrıldığı zaman bile hareket ettiğine şahit olmuştu.
İçi soğumamıştı, yerinden söküp koparttığı kalbi yere koyarak tüm iç organlarını keserek parçalara ayırdı. Keşke elektrikli testere alsaydım diye hayıflanmayı da ihmal etmemişti. Kol ve bacak kemiklerini vücudundan ayırmak zor olacaktı, bu yüzden bıçak ve testere ile kesebildiklerini tek tek vücuttan ayırmaya başladı. Sonra kapının arkasında duran baltaya ilişti gözü. Kışın soğuk günlerinde de buraya geldikleri için Yağız'la birlikte şömineye odun kırdıkları geldi aklına. Baltayla bunu yapabilirdi. Bahçeye çıkıp büyükçe ve kaldırabileceği ağırlıkta bir kütükle geri döndü. Cansız yatan bedenin bir bacağını kütüğün üzerine koyup, var gücüyle vurdu. Kemik kırılma sesiyle birlikte bacağı ikiye ayrılmıştı. Böylece makinenin içine girecek kadar küçük parçalar haline gelene dek, parçalayarak, parçaları bir kenara yığmaya başladı.
Gördüğü manzara hoşuna gitmişti. Kolları ve bacakları olmayan, içi boş bir bedene bağlı tek şey kafasıydı. Gözleri hala açıktı, sanki onu izliyordu, ölmemiş gibiydi. O yüzden Can'ın cansız soluk yüzüne, donuk göz bebeklerine, büyümüş gözlerinin içine bakarak, kafasını büyük bir keyifle vücudundan ayırdı. Bir kaç çekiç darbesiyle kafatasını parçaladı. Beynini çıkartıp kahkaha attı:
-Kuş beyinli seni, ne kadar da çabuk ağıma düştün. Sikinin sevdasına hep bunlar diyerek geriye kalan tüm vücudunu tıpkı yapılmayı bekleyen puzzle gibi parçalara ayırmıştı. Kollar, bacaklar, göğüs, kafa, iç organlar, bağırsaklar, ciğer ve kalbi; hepsini ayrı ayrı öbekler halinde bir kenara toplamıştı.
Yorulmuştu, saatlerdir Can'ın cansız bedenini soğumaya başlamadan parçalara ayırmakla meşgul olduğundan biraz dinlenmek için en yakındaki kanepeye kendisini boş bir çuval gibi bıraktı. Masanın üzerindeki akşamdan kalan şarap şişesine uzandı. Hiç kadehe koyacak hali yoktu, şişeyi doğrudan kafasına dikti, ardından sigara yaktı. Ve sigarası bitene kadar gözlerini ayırmadan Can'dan geriye kalan et parçalarını öylece seyretmeye başladı. Sigarası bitmiş, şişe yarıya inmişti. Hafifçe yerinden doğrulup, doğru banyoya çıktı. Üzerindeki kanlı elbiseyi çıkartıp, suyu açtı ve öylece hiç hareket etmeden suyun altında durdu. Küvetin içinden akıp giden kanlı suyun vücudundan akıp gidişini, tıpkı kara deliğe doğru çekilen bir yıldız gibi kayışını boş gözlerle izledi, su bedeninden artık temiz bir şekilde akana kadar öylece durdu. Kollarını kaldıracak hali kalmamıştı, içinde garip bir huzur vardı. Suyu kapattı ve hiçbir havlu almadan, üzerinden akan su damlalarına aldırış etmeden yatak odasına geçti. Biraz dinlemesi lazımdı çünkü henüz bodrum katında ortadan kaldırılmayı bekleyen, parçalanmış bir ceset ve kan gölü vardı. Bunları da akşam yaparım diyerek gözlerini kapadı. Aç karnına içtiği şarabın etkisiyle derin bir uykuya daldı, rüyasında Can'ı görüyordu, canlıydı, elinde iki boş kadeh ve bir şişe şampanyayla öylece duruyordu. "Neyi kutluyoruz?" diye sorarken; eline aldığı kadehi masaya çarptı, kırılan parçasını Can'ın gözlerine sokarken uyandı. Terlemişti. "Bir an evvel ortadan kaldırmalıyım." diye düşünerek yataktan fırladı. Oyalanmadan doğruca bodrum katına inip, bütün etleri; kemik ve et değirmenine tek tek atarak kıyma haline getirdi, sonra herbirini poşetleyip temiz bir kenara aldı. Ardından bütün odayı temizleyerek ortada hiçbir delil bırakmadığına emin olmak için etrafına bakındı. Can'in üzerinden çıkarttığı elbiseleri bir poşete koyarak bahçeye çıkıp yaktı. Odaya geri geldiğinde her şey normal görünüyordu, sadece kapının kenarına; siyah poşetlere konmuş küçük paketlerin dışında. Saatine baktı, gece olmak üzereydi ve yine küçük beyi unuttuğu gibi, kendisininde hiçbir şey yemediğini fark etti.
Torbaların biri diğerlerinden daha küçüktü, burada kıyma makinesindan geçmemiş tek bir parça vardı, onu da alıp mutfağa gitti. Pek iştahı yoktu ama bir şeyler yemesi gerektiğini biliyordu. Mutfak tezgahının altından elektrikli ızgarasını çıkarttı, altına suyunu koydu ve fişi taktı. Sonra dolaptan bir kaç parça bir şeyler çıkartmak için dolabın kapağını açtı. Pek iştahı olmadığı için vazgeçip çekmeceden küçük bir paket çıkarttı. Ocağa koyduğu suyun kaynamasını beklerken, ısınan ızgaranın üzerine poşetten çıkarttığı Can'ın kalbini koydu. Küçük beyin yemeği hazırlanırken, kendisine de kolayca pişmesi için kaynamakta olan suya hazır soslu, minik paketlerde satılan, noodle'dan attı. Bu esnada hafif pişen kalbi ızgaranın üzerinden alıp, kesme tahtasının üzerine aldı. Küçük lokmalar halinde doğrayıp hala kanlı şekilde küçük beyin mama kabına boşalttı. Mama kabını masanın üzerine koydu ve küçük beyi de sandalyeye çıkarttı. Köpeğinin büyük bir iştahla yediği kalple birlikte akşam yemeklerini yemiş oldular. "Doydun değil mi kerata" diyerek gülümsedi ve küçük beyin başını okşamak için masadan kalktı. "Sabah ilk işim, sokakta aç dolaşan ama senin kadar şanslı olmayan köpeklerin karnını doyurmak olacak" diyerek salona geçti. Salonda biraz istirahat ettikten sonra yatak odasına çıkıp yattı. Yorgunluktan hemen uyuya kalmıştı.
......
Sabah olmasıyla birlikte, yatağından kalkmadan huzursuz bir şekilde gerindi. Sonrasında oyalanmadan kalkıp hemen üzerini değiştirdi. Kahve dahi içmeden aynı yere gitmek üzere hazırlandı. Kapıdan çıkarken yanına bir kaç poşet aldı. "Umarım köpekler açtır da çiğ et yerler." diye kendi kendine konuşarak motoruna atlayıp, kilisenin oraya doğru yola çıktı. Oysa aklında at mezarlığının oraya gitmek vardı çünkü oraya gidip Can'ın etlerini bıraksa kimsenin ruhu bile duymazdi. Yani hiçbir şekilde dikkat çeken bir şey olması mümkün değildi ve orada illa ki ufak sürüler halinde köpekler gezerdi. Çünkü eskiden ölen atlar çöp kamyonunun arkasına bağlanıp yolda çekile çekile büyük tur yolunun sonundaki o mezarlığa götürülürdü. Düşünüldüğünde hayvanın bedeni asfaltta rendelene rendelene yolda sürüklenir ve ardında sadece kızıl izler bırakırdı. Mezarlık deniliyorsa da öyle üzerine toprak atılan bir mezarlık değildi. Tepeden aşağıya ufak bir koya atılırdı ölen atlar. Adanın arka tarafında, o koyun etrafına hiçbir tekne yanaşamazdı, uzaktan bakınca bembeyaz bir iskelet yığını vardı. Kargası, martısı boldu, tepesinde uçan. Ve ortalık hep leş kokardı inceden inceden. Fakat tüm bunlar için vakit harcamak istemedi, o yüzden doğruca kilisenin oraya doğru gitmeye devam etti.
Klisenin yakınlarına yaklaştıkça
köpekler yine etrafını sarmıştı, etrafta kimse yoktu. Yanında getirdiği poşetlerden birini açıp, köpeklerin önüne doğru atti. Bir yandan da sakin durmaya özen gösteriyordu. Köpeklerin, attığı poşetteki etleri ölmüş gibi yediklerini görünce, diğer poşetleri de teker teker boşalttı. Her şeyin bittiğine ve kimsenin görmediğine emin olduktan sonra "Diğer kalan son poşetleri de yarın getireceğim." diyerek eve geri döndü. "İşte şimdi içim rahatladı" diye içinden geçirdi. Kapının önüne geldiğinde şöyle bir evine, evin dışardan görünüşüne baktı, gülümsedi.
"Bu ev artık anılarla dolu olduğu kadar, acı çığlıklarıyla da dolu" diye düşündü. "Kim bilir belki Mert'te son nefesini bu evde verir" diye içinden geçirdi ve cebinden çıkarttığı anahtarı, anahtar deliğine sakince sokarak içeri girdi.
Doğruca mutfağa gidip, hemen kendisine kahve suyu koydu. Bir kaç dakika içinde hazırladığı kahve fincanıyla birlikte salona geçti. Kendisine rahat bir koltuk seçip, ayaklarını orta sehpanın üzerine uzattı. Ayak tırnaklarının içine kadar giren kanı görüp omuz silkti. "Sonra derin bir temizlik yaparım." diyerek arkasına yaslanıp, telefonunu eline aldı. Şimdi elinde Can'dan geriye kalan tek şey facebook adresiydi.
Can'ın adıyla giriş yaptığı hesapla Mert'in profilini incelemeye başladı. Bu sırada Can'ın telefonu aklına geldi. Bütün kıyafetlerini yakmadan önce telefonu masanın üzerine koyduğunu hatırladı. Doğruca alt kata inerek telefonu eline aldı. "Ne uyduruk bir telefon bu böyle" diye içinden geçirdi. Telefonu sessizde olduğu için hiç sesini duymamıştı. Can'ın telefonunda iki cevapsız arama, 3 tane de WhatsApp mesajı vardı. Tesadüf bu ya arayan da, mesaj yazan da Mert'ti. Rehberine baktı, sadece Mert ve kendisi kayıtlıydı, bu hayli ilginç gelmişti. Yeniden salona geçti, koltuğa uzanarak Can ile Mert'in facebook'taki konuşmalarını okudu. Konuşma şekillerine, tarzlarına, aralarındaki hitap şekillerine dikkatlice baktı. Hayli samimi ve usluba önem vermeden yaptıkları yazışmaları dikkatini çekti. WhatsApp'tan ilk mesaj Can'dan Mert'e yollanmıştı, üstelik cumartesi günü, adaya geldiği gündü bugün. Mesajlar şu şekildeydi:
Can: Bro bu yeni numaram, kayıt et. Kullandığım numarayı çıkartacak vaktim yoktu, telefonu denize düşürdüm aq. 1 hafta kadar yokum, uyduruk bir şey aldım, döndüğümde halledeceğim. Hadi görüşürüz.
Mert: Tamam kanka ben de şu Dubai'deki araplarla iş görüşmesindeyim. Adamın biri ibnelik yapıp duruyor. Canım cok sıkkın ararım sonra.
İskeleye geldiğinde yabancı bir numaradan aramasının sebebi buydu. Telefon sinyali vb.'den de bulunması söz konusu değildi. "Güzeel" diye geçirdi içinden ve gözü yeni gelen mesajlara takıldı.
Mert: Lan oğlum nerelerdesin? Ulan yine hangi kadının koynundasın telefona bile bakmıyorsun!
Mert:Pazar akşamı club'a geleceksin değil mi lan? Bir rus revusu gelmiş ki sorma, kızlar taş oğlum ilik.
Mert: Neyse kanka görünce dönüş yap, haber bekliyorum. Ona göre rezerve yapacağım.
Mesajlara Can yazıyormuş gibi geri dönüş yaptı.
CAN: Bolu'ya geldim abant golüne, bilirsin işte abanıyoruz kanka. Sen rezervasyonu yap, ben pazara kadar geleceğim. Telefon ara ara çekmiyor o yüzden görmedim bro. Üstelik her zamanki gibi sessize almıştım. Hadi görüşürüz. Hatunları bekletmek olmaz diye yazarak çapkın bir smiley bıraktı, ardından mesajı sonlandırdı.
İki mavi tıkı gördükten sonra her ihtimale karşı Mert'in telefon numarasını kendi telefonuna kaydedip, Can'ın telefonu da eline alarak mutfağa geçti. Kesme tahtasının üzerine koyup, et döveceği ile telefonu parçaladı. Ve küçük bir buzdolabı poşetinin içine, parçalara ayrılmış telefonu dışarda hiçbir parçası kalmayacak şekilde yerleştirdi. Ertesi sabah evine dönerken, geriye yapacak sadece iki işi kalmıştı. Birincisi kilisenin oraya gidip kalan son poşetlerdeki Can'dan geriye kalanlarla köpeklerin karnını doyurmak, ikincisi ise kırıp parçaladığı telefonu poşetinden çıkartıp denize atmak. Tüm planları tıkır tıkır işlemiş, geriye bir tek şey kalmıştı; Mert! "Acaba Mert'in kanının kokusu nasıldır?" diye içinden geçirdi. "Eh bunu da çok yakında öğreneceğiz." diyerek gözlerini kapattı, ânın tadı ve yapacaklarının hayali ile uzandığı koltuğun üzerinde, huzur dolu bir uykuya daldı.
Devam edecek.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder