5 Aralık 2023 Salı

"Benim merkezi olduğum tek yer kölemin kalbidir."

Ne hissediyorum son zamanlarda biliyor musunuz? Bir insanı tanırsınız onun yapısı, kişiliği hakkında bir bilginiz vardır bunun üzerine her konuşmanızda olayları hep baştan açıklayarak anlatmazsını beklemezsiniz. Benim yazılarımda genelde bu temel üzerine ve o samimiyetin üzerine dost sohbeti gibi ama yeni beni tanımaya başlayanlar için bu boşluğunu kaldırmam gerektiğini düşündüm. Beni insanların sevip sevmemesi değil ama anlatmak istediğim ile anladıklarının bambaşka olması beni rahatsız eder. Yani kitabın ortasından başlayanlar için kitabın başında başlayım Kadın EFENDİ'yi anlatıyım istedim. Yani bir biyografi gibi değil de BDsM'ye bakışım ve dominantlık düşüncem ile ilgili bir şeyler paylaşmam gerektiğini düşündüm her ne kadar bloğumda ilgili onlarca yazı olması rağmen yine de daha açıklayıcı olmam gerektiğini hissettim. Benim tarafım belli . Ki ben; BDsM'i hep özelde yaşadım öyle aman aman dışa vurmadım. Kolem ile yaşadıklarımı dört duvar içinde tutmaya çalıştım. Bu kimileri için takdir kimileri için acaba sanal mıyım?konusu oldu (biliyorum) Bu benim hem etik düşüncem ile hem sosyal yaşamımda ki durumum ile ilgili aslında. Bazı şeyler iki kişinin arasında olması gerekir ve ben bu camia üzerinde herhangi bir kariyer yapma ya da buradan maddi kazanım elde etme peşinde olmadim hiç. Benim bir hayatım vardı , bir de bu camia. Arzularım için buradayım bir de kendi karanlığıma ışık olmak için. Bu hayat gereksinimleri ile ilgili değil ya da arzular artı hayat gereksinimleri değil. Yani benim bu camianın içinde prestij maddiyat gibi bir arayışına ihtiyacım yok. Evet bir dominantim ama bunun yanında bir hanımefendi ve insancıl biriyim de . Buna göre yaşıyor ve hayatımi planliyorum. Kimileri için eleştiri malzemesi olsam da umursamadim. Evet , "İyi olmak gibi bir dürtüm" var ve de somut olarak yaşanılanın yanında kendi düşünce yapımda ki sorgulayıcılık dinamiklik BDsM düşüncerimi de etkiliyor ve somut tarafı kadar düşünsel tarafında da merak ediyor çaba harcıyorum. BDsM bir kural bütünü değil zaten, kuralların dışında bir hayat şekli.(anlayana!) Elbetteki parçalı olacak ve insanlara göre değişecek ben kendi BDsM' mi kurguluyor yaşıyor ve anlatıyorum eh haliyle de Burada insanı ahlaki tarafı ön plana çıkartıyorum. Bunun yanı sıra duvarimda bazı yanlış gördüğüm şeylere tepki (haklı olarak tepki göstermem dışardan biri için süper egolu ,ilgi odağı olmaya istekli yada ne bileyip çokça sinirli bolca agresif gibi görünmeme mahal veriyor olabilir beni gerçekten tanıyan ve tanimak isteyen kişi /ler her yazımın, her paylaşımımın satır aralarında saklı olduğumu bilirler/biliyorlar. Hayatımın hiç bir döneminde dünyanın merkeziymisim gibi davranmadım . Emin olun dünyanın merkezi herkesin ayaklarinin bastığı yerdir. (Inanmayan ölçsün o an bastığınız yer sizin için dünyanın merkezidir.) " Benim merkezi olduğum tek yer bana ait kolemin kalbidir. " Bu satırları yazmama sebep olan şey ; beni gerçekten benim nasıl biri olduğumu bilmeniz içindir. Kimseye gönderme yerme yargilama amaçlı değildir. Ben Minemosyne, twitter hesabiyla tanıdığınızı sandığınız Kadın Efendi. Sevilmek takdir edilmek elbete ki ruhumun oksanmasi herkes kadar benim de hoşuma gidiyor . Ama abartılı yada yapay iltifatlara cidden karnım tok. Beni seven ya böyle sevsin yada lutfen sever gibi yapıp arkamdan kuyumu kazmaya kalkmasin çünkü benim ensemde de gözüm var görüyorum. Biliyorum kimin kalbinde ne kadar yer işgal ediyorum. Sevgilerimle By Kadın Efendi....

26 Kasım 2023 Pazar

Bilmeyenlere ve yeni gelenlere

Kimdir bu Kadın Efendi? Dilim döndüğünce, zihnim kelimelerimi toparlayıp parmaklarıma ilettikçe kısaca;ufak çaplı tanıtacağım kendimi sizlere... Sevdi mi çok seven, sevildikçe sevesi gelen, tutkusunu kimseden çekinmeden dibine kadar yaşayan arzularını diplere gömüp denizlere atan değil kendi doğrularıyla birleştiren yaşayan yaşatan muhabbetine doyum olmayan bir kadın işte. Dehlizine seni de dahil eden savrulurken savuran, sustuğu zaman korkutan, acısını çektiren, kızdığı zaman ağlatan ağladıktan sonra anca yanında teselli bulabileceğin ama ne zaman tekrar ağlayacağını bilemediğin bir kadın işte aslında bu kadar onun hikayesi o kadar kolay nasıl mı üç nokta gibi. O çok kullanmayı sevdiği üç nokta gibi biten ama devamı olan bir hikaye onunkisi Kadın EFENDİ...

18 Kasım 2023 Cumartesi

Yeni Ufuklar (1.Bölüm) Kanın Kokusu 2.seri

Tüm yaşananların ardından bir yıl geçmiş, her iki olayda açılan dosyalar delil yetersizliğinden  kapanmıştı ve yine bahar gelmişti.

 1 yıl önce.

 Özlem tüm planlarını kafasında tasarlarken artık yepyeni bir hayatın kendini bekledigini biliyordu. O yuzden kahvaltısını yaptirdiktan sonra kuaförünü aramış güzel bir imaj degistirmek istedigini bu yüzden erken bir saate  kendisiyle ilgilenmesi icin randevu almıştı.
Saat 11 gibi evden çıkıp kuaförüne gitti saçlarını kestirmek ve rengini degistirmek  istedigini soylediginde ; kuaförü  saskinlikla
-sen ve kizildan vazgecmek dogru mu duydum acaba? diye espri yapmıştı.  Ozlem kesin bir ses tonuyla sadece ,
-Evet demekle yetinmisti.çünkü kızıl kontes intikamini almışti  aynaya her baktiginda Can'ın  kendisine taktigi  bu  gereksiz ve sacma sifati hatirlamak istemiyordu. Kuaförü " evet " diye  net cevap alinca, bunun biraz zaman alacagini şayet saclarinin yipranmasini istemiyorsa önce boyayi akitmayi ve istediği rengi elde edene kadar 15 en fazla 20 gün arayla saçlarının yeniden boyanmasinin gerektigini soylemisti.O zaman saçlarını kestirmesine de gerek kalmayabilirdi. Kuaförün koltuğuna otururken -nasıl yaparsin nasıl becerirsin bilmiyorum ama saç rengimi degistirmeni istiyorum 15- 20 günde bir gelmek benim için sorun olmaz. Ben gelirim.
Diye eklenmişti.


Aradan bir kaç ay geçmiş, Yüzüne keskinlik ,sert bir imaj görüntüsü veren kızıl saçlarından eser kalmamışti yeni saçının rengi  tam istedigi gibi olmuştu.
Gözlerinin koyu yeşili ile güneş gibi parlayan sarı saclariyla yepyeni bir Özlem olup çıkmıştı.
Bu sirada, Sirkette de işler gittikçe zorlaşıyor, son zamanlarda ozellikle hep sıkıntılı musterileri oluyordu. Yeri geldiginde  musteri memnuniyetini esas alarak ekibiyle birlikte sirkette sabahladiklari bile olmustu. Bu yuzden çok yoruluyordu ve tum yorgunlugunu ofisboyundan ve calisanlardan cikartmaya gün geçtikçe agresiflesmeye baslamisti.
 Severek yaptığı hatta tabiri yerindeyse tırnakları ile kaziyarak geldigi Sirket ortakligindan  bile vazgeçip Emlak işine girmeyi bile düşünmüyor degildi. Ara ara hayalini bile kuruyordu. Farkli farkli semtlerde bir sürü boş evin ,villanin hatta eski binalarin anahtarina sahip olma fikri cesit çeşit fantastik hikayelerinin oyun alanları olacakti. Bu ona cok cazip gelsede Emlakçılik hakkında en ufak bir bilgi ve tecrübesi yoktu  o yüzden küçük bir büro açmak yerine homeofis gibi kullanacağı  küçük bir daire satın almak düşüncesiyle , aylar aylari kovaliyor ve geçmiş yılın izleri yavaş yavaş siliniyordu.



















30 Temmuz 2020 Perşembe

Yazılacak onca şey varken niye bu konu diyebilirsiniz sakıncası yok.

Görüyorum, okuyorum,anlamaya çalışıyorum bazen boş veriyorum ama inanın değmez.  Bir zaman can ciğer kuzu sarması oldugunuz kişi veya kişilerle kanlı bıçaklı düşman olmaya değmez.


 Herkesin bir yolu vardır kiminin düz dümdüz, kiminin engelli engebeli, kiminin yolunda güller açar kiminin dikenli tel örgüleri . Başta birlikte yürümeye karar verip sonrasında yollar ayrılınca herkes kendi çizdiği yada seçtiği yola gitmeli. 

Biliyorum çok zor bazı şeyleri sindirmek, sineye çekmek. İlk başlarda kızarsınız öfke nöbetleri geçirir uykusuz  gecelere gebe kalır yediginiz ictiginiz sadece sigara ve kahve olur. (Benim de başımdan geçti) kiminiz iftiraya ugrarsiniz kiminiz iftira atarsiniz. Kiminiz magdur olur kiminiz zalim.  Peki değer mi?

Üç günlük dünya derler ya hani? Hiç bir zaman ,hiç bir seyi alıp yanımızda götüremeyecegimiz dünya için  o öyle yapmış! bu bunu demiş! o aslında böyle biriymiş! diye irdelemeye?.

Beş parmagin beşi de bir değilken, hepsinin ortak adı parmak degil midir? Ama hepsinin de kendi içinde isimleri görevleri yok mudur? Neden surekli işaret parmağımızı kullanıp birileri hedef gösterip, sonrasında kenara çekilip olanı biteni izleriz?

Değmez!! Vallahi de billahi de değmez işin en güzel tarafı ne çok sevecek ve güveneceksin ne de çok şüphe duyup geri de duracaksin.   Bunu ne zaman ogreneceksin/iz peki? Kimilerimiz sikildikten sonra don giyerek. Kimilerimiz şanslı ise çelik yelegini en başında giyipte buraya gelerek.   Kimilerimiz de zaman zaman küçük çaplı olaylara dahil oldugu veya mudahil edildigi zaman.

 Tarafsız olmakta bir taraftir. Haklı haksız, suçlu suçsuz, güçlü güçsüz,  mazlum zalim .... uzar gider.



 Gün geçtikçe olaylar daha da kötüye gidiyor bizim zamanımızda (o zamanlar da tabii büyük mesele sayilan)  Küçük çaplı iftiralar yalanlar  ve içi boş tehditlerle dolu günlere, kisilere maruz bırakılıyorduk. Gruplar halinde öbeklenmiş insanlar gizli grup sayfalarında arkamızdan atıp tutuyorlardı. Şimdi ise maşallah her şey aleni yaşanıyor. Üzücü!

Umarim bundan sonra atilan adimlar daha temkinli daha güvenli daha düzgün  ve doğru adimlar olur.

 Hepimizin hayata geliş sebebi   ve amacı var kimimiz öğrenmek, kimimiz ogretmek için  geldik.  Hepimizin ayrı ayrı görevleri var inanın  hic bir sey tesaduf degildir. Yani hiç birimiz anne ve babamizin beş on dakikalik zevklerinin mahsulleri degiliz.



Iste bu yuzden boş verin  bir takım şeyleri.  Siz kendinizi ogrenmeye bakın.  Bir başkasının özel hayatını irdeleyip hakkinda gizli saklı neyi var neyi yok diye öğrenmek yerine.  Ne maşa olun ne de köz.  Ne şiş yansın ne de kebap demiyorum. Yanlış anlamayın demek istedigim cok farkli bir şey belki yazdıkca konu farklı yerlere sapacak sapti hatta :) o yuzden en başta yazdığım cümleye dogru ilk sagdan bir U dönüşü yapip toparlayayım  hemen.

Ne demistim? Görüyorum okuyorum ..

Bir zamanlar can ciğer kuzu sarması olup sonra da gerek kafa yapisi gerek karakteri gerekse her hangi bir şeyi size uymayan olumsuz bir tavri yuzunden arkadasliginizi dostlugunuzu bitirdiginiz insanlarla aleni yada inceden inceden "ben lafimi ortaya koydum üstüne olan alınsın" derecesine davranislari bırakın . 18 yaşında olanlar bile cocuk degil artik.
  Akıl vermek değil maksadim haşa :) sadece  demek istediğim grup grup gruplasip taraf tutmak zorunda birakilmayin birakmayin insanları diyorum. Sizinle kötü olan biri benimle iyiyse yada tam tersi beni sevmeyip nefret edecek kadar   düşman olan birisi sizinle iyi ise ve benim de aram sizinle iyiyse  dinleyin ama hemen tek tarafli karar vermeyin . Dostumun düşmanı dusmanimdir yada düşmanımin dusmani dostumdur kafasiyla yasamayin. Siz  once kendinizden sorumlusunuz.

 Ben bu camia da da sosyal hayatimda da  hep iki yüzlü oldum. Evet evet yanlış okumadiniz iKi YÜZLÜ OLDUM.  ve olmaya da devam edeceğim.  Çünkü benim bir iYi bir de KÖTÜ yüzüm var.  Kimilerinin cok iyisi kimilerinin de cok kötü birisi oldum. Ya siyah ya beyaz anlayacaginiz. Sahte yuzlerin onlarca maskesi olmak istemedim hiç bir zaman.  Neysem o oldum öyle olmaya da devam edeceğim ömrüm yettigince.


Unutmayın!
Dost bir tanedir. Arkadaş ise onlarca hatta yuzlerce olabilir.   O yüzden dostum demeden önce cok iyi tanıyın.

Bir laf vardir ve  ben de cok severim çok ta sık kullanırım.  "Sır söyleme dostuna dostunun da dostu vardır söyler dostuna!" Insanin en büyük sırdaşı kendi olursa zarar görmez.  Bu yazım birilerine gönderme değil, kızım sana söylüyorum gelinim sen anla hele hiç değil.  Sadece dışardan bir gözle baktığım zaman sevdiğim bizzat tanıdığım yada giyaben bildiğim kişilerin her geçen gün daha da küçük gruplara ayrıldığını görüyorum

Ve gercekten cok üzülüyorum.  "Banane" diyemeyen bir yapım var çünkü.  Hayir bunca şeyi niye yazdım onu da bilmiyorum ama bildiğim bir şey varsa; sizden bir tane daha yok bu dünya da!  Benden hele hiic yok ;) Allah hepimizin karşına doğru düzgün insanlar cikartsin tabii sizinde dogru olmaniz şartıyla. (Çok amin)  (biraz ciddiyet)

 Üç beş kisi bir araya gelince reel olunmuyor  bir itaatkar kadinin girtlagina sikini sokmayla yada hunharca sikip   sonrasinda bir mendil gibi kenara atmakla Master olunmuyor iki ayak yalatip staponla götünü sikip iki de şaplak atmayla (hadi sizin tabirinizle yazayim) Sahibe olunmuyor   yada hepsini geçip sırf ayak yalamak icin zevkleri uğruna "ben sınırsız koleyim ben şöyleyim böyleyim diyerek aitken sahibem kurabiyem  deyip azad edilince yada bir sekilde yollar ayrilinca atarli bol ketçaplı köle olunmuyor bütün bunlari yapınca yada yapmayinca   tu kaka  da olunmuyor. Gerçek diye bir sey varsa ki var. O da sizsiniz!

Son olarak kendimden örnek vereyim bir sekilde yol ayrimina geldigim kişi olursa ben yoluma aynı şekilde devam ediyorum belki gittiğim yol yol degil ama sağa sola sapmadan, egilip bukulmeden hadi bu sefer de senin gittiğin yola sapayip demeden oyle dümdüz oyle kendimce ,dosdogru gittigim yolda devam ediyorum etmeye de çalışıyorum. Geriye dönüp baktığım da kimler yanimda kimler geride kalmış  hatta kimler ayrılıp başka yola sapmış görüyor ve yine de yoluma devam ediyorum. Unutmayın surekli dikiz aynasina bakıp ileriye gidemeyiz . Gecmisi unutmadan ama geçmişi de surekli gundeme getirmeden yasamayi bilmemiz ogrenmemiz gerek.

Hayati tiye alin demiyorum ama burada ki ortami da fazla ciddiye almayin diyorum. Emin olun ki ne kadar taşın altina elinizi koyarsaniz o kadar ezilen siz olursunuz hatayi yapan suçu işleyen sütten çıkmış ak kaşık oluverir de ruhunuz bile duymaz(tecrübeyle sabit:) ). Bugün gidiyorum diye Tweet atip yarin başka isimle  illaki gelir.  Bugün özür dileyen yarın bi fazlasını yapar bugün iyi olup canım diyen  yarın cigerinizi söküp elinize verir.

Bugün maduru oynayan yarın döner ilk firsatta ananızı siker. Yazayım mı daha ? 


Hadi değişiklik yapayım bugünü bırakıp düne geceyim. Dün düşmanın olan yada dogru cümle sanirim şu olur dün sevmedigin hih haz etmedigin birini tanıdıkça bugün samimi bir arkadaşın olur  yada tam tersi dün arkadaşım dostum dedigin bugün yüzünü bile görmek istemedigin biri oluverir aniden.

Valla dost dusman vs bunlar illa olur ama iyiyken kötü olunca  sürekli fik fik arkasindan yazmak ta pek hoş olmuyor benim de oldu onceden sevdigim sonradan yüzünü görmek istemedigim ama ne arkasından  surekli surekli konuştum ne de konusturdum.   Şayet oncesinde gercekten sevdigim biriyse tabi ...


Demem o ki ; her kim her ne olursa olsun iyi olsun yerinde olsun.

Burada ki insanları sosyal hayatiniza sokmadan iki kere hatta iki çarpı iki kere düşünün!   Gülün eglenin gerekirse idare edin ama kimsenin etkisi altına girip kendinizden ödün vermeyin!  Dostsaniz dost gibi dost olun dusmansaniz da  gidin az otede oynayın!

Yanliz geldim/k dunyaya yalnız gideceğim/z.

Tavsiyem siz de oyle yapın.

Saglicakla ve sevgimle kalın.


Ps: yaziya ara verip sonradan devam edince kopukluklar var gibi olmuş farkındayım ama duzenlemeye usendim malum cep telefonu ile yaziyorum.
 Ne demek istediğimi beni sevenler bilenler anlayacak sevmeyenler de zaten  götünden anlayacak o yüzden çok ta şey yapmamak lâzım dedim.

😚

16 Mart 2019 Cumartesi

Kanın Kokusu 7.Bölüm Final

   Uyandığında öğle üzeri olmuştu, küçük beyin havlama sesiyle yattığı kanepeden usulca doğruldu. Bu sırada camdan, bahçe kapısının önünde eğilmiş siyah bir gölge gördü. Kalktı, üstüne çeki düzen verip köpeğini de alarak hemen bahçeye çıktı.



   Eğilen kişi tepedeki kilisenin rahiplerinden biriydi, sadece ayakkabısının çözülen bağcığını bağlıyordu. Özlem hemen apar topar kapıya çıktığı için, sakin görünerek selam verdi, karşılıklı selamlaştılar. Özlem tam arkasını dönüp içeri geçecekken, küçük bey bahçe kapısından rahibe doğru havlayınca, rahip "Köpekleri seviyorsunuz anlaşılan." diye sordu.  Özlem de "Evet çok seviyorum."  diyerek cevap verdi.  "Belli." diye devam etti rahip, "Sabah köpeklere yiyecek verdiğinizi gördüm. Maalesef herkes sizin gibi duyarlı değil. Bunun için size teşekkür etmek  isterim. Sizi görünce tanıdım. Bu arada 24 Eylül'de  umarım dilekleriniz kabul olur. Dilek dilemek için  kiliseye çıkacaksınız değil mi?" diye cümlesini tamamladı.

Özlem bir an niye diye soracakken tarihi hatırlayıp burada olursa mutlaka geleceğini söyledi ve teşekkür etti. Çünkü 23 Nisan ve 24 Eylül'de bu kiliseye hangi mezhepten olursa olsun yığınla insan gelip, yalın ayak ve hiç konuşmadan kilisenin oraya doğru çıkarlardı. Rahip, Özlem'e bunları hatırlatmış oldu ve iyi günler dileyip yürüyüşüne devam etti.



   Özlem içeri girip kapıyı kapatırken, içinden rahibin köpeklere yedirdiği şeyi yiyecek olarak algılayıp şüphelenmediği için şükür etti. Yoksa ortada delil bırakmamak adına rahibi de öldürmek zorunda kalabilirdi ve bu da bütün planlarının alt üst olabileceği demekti. Özlem katil değildi, hiçbir şekilde konuyla alakalı olmayan birini öldürmek istemiyordu, "Bu canilik." diye içinden geçirdi ve bu düşüncesinin ardından histerik şekilde kahkaha atmaya başladı. Can'a yaptıkları o kadar normaldi ki onun için. Kahkaha krizini atlattıktan sonra derin bir sessizlikle, mantıklı düşünmeye zorladı kendisini.

Belki de bu bir işaretti ve bir ders çıkartmalıydı. Tüm bu olanların sonunda kendince çıkardığı ders, Mert için basit bir ölüm seçmek en mantıklısı olacağıydı. "Sindire sindire öldürürüm." diye içinden geçirdiğini düşünmüştü ama bu işleri tamamen sarpa sarmaktan başka bir işe yaramayacaktı. Evet, kesinlikle çok basit bir ölüm olmalıydı ve bunu da kaza süsü vererek yapacaktı. Zaten uzun vadeli plan yapacak zamanı yoktu. Mert, Can ile mesajlaştığını zannederek rezervasyonu yapmış olmalıydı ve pazar gününden önce bu ölüm gerçekleşmeliydi. Hem böylelikle bu kabus dolu hikayeye son verip, bundan sonra hayatını mutlu mesut ve olması gerektiği gibi geçirebilecek, zamanı kendisine hediye edebilecekti. Canı kan çekerse de küçük kesiklerle idare edecekti artik. Hem office boy'una bunları yapmaz, ona kıyamazdı..



   "Office boy da nerden çıktı şimdi, kendine gel kadın." dedi içinden. Toparlanması gerekiyordu. O yüzden ayın 24'üne kadar kalma planını iptal edip, bir an evvel Istanbul'a dönmeliydi.



   Adadaki tüm işlerini halledip, kiraladığı motorla, köpeğini de yanına alarak, arkasında en ufak delil bırakmadığına emin olduktan sonra, İstanbul'a geri dönmek için iskeleye doğru yola çıkmıştı. Günlerden  perşembeydi. Ve bugün her şeyin son bulması için en uygun olan gündü.



   Doğruca evine gidip biraz istirahat ettikten sonra zaman iyice daralmaya başlamadan bir şeyler yapmalıyım diye düşünmeye başladı. Vakit öğleni çoktan geçmiş, akşam üstü olmasına bir kaç saat kalmıştı. Pazar gününe bugünü saymazsa sadece üç gün kalmıştı ve işi sadece şansa bırakmaktan başka yolu yoktu.



......



   Bu düşüncelerle dolu, sancılı bir yarım saat  geçirdikten sonra pozitif düşünmeye zorladı kendisini ve "Umarım şanslı günümdeyimdir." diyerek daha fazla oyalanmadan hazırlanmaya başladı. Bir erkeği nasıl baştan çıkaracağını bilecek yaştaydı. O yüzden özenle giyinip süslendi. Küçük beyin de karnını doyurduktan sonra alarmı kurup evden dışarıya çıktı.



   Doğruca arabasına atlayıp, Ümraniye üzerinden  Şile çıkışlı tabelayı görene kadar hiçbir şey düşünmemeye çalışarak arabasını kullandı. Çünkü  bir kaç saat önce aklına gelen en kolay ve en ucuz numarayı yapmaya odaklanmak istiyordu.



   Bir süre daha sessizce arabasını kullandıktan sonra Yağız'ın kaza geçirdiği yere gelmişti. Dörtlülerini yakarak emniyet şeridinin en sağına arabasını park etti ve Yağız'ın telefonundan Mert'i aradı. "Bu ucuz taktik her zaman işe yarar ve hiçbir erkek yardım isteyen bir kadına kolay kolay hayır diyemez" diye düşündü. Zaten şansını ilk olarak böyle yaparak denemekten başka hiçbir mantıklı plan gelmemişti aklına. Bir yandan da umarım işe yarar diye içinden geçiriyordu. Telefon bir süre çaldıktan sonra açıldı. Özlem kibar ve çaresiz bir ses tonu takınarak;



-İyi akşamlar beyefendi, orası oto kurtarma değil mi? Yolda kaldım, lütfen yardımcı olur musunuz?



-İyi akşamlar hanımefendi, durun panik yapmayın, yalnız burası oto kurtarma değil. Ama dilerseniz  konumunuzu atarsanız size en yakın oto kurtarmayı arayarak yardımcı olurum demişti.



İşe yaratmıştı. Özlem:



-Ben konum atmayı bilmiyorum ama şöyle söyleyeyim etrafımda da hiçbir şey yok, hava da kararmak üzere. Neyse sizi de rahatsız ettim kusura bakmayın. Sanırım biraz panikledim, yanlışlıkla oto kurtarma diye sizi aramış olmalıyım. Arabanın içinde kapıları kilitledim oturuyorum. Şarjım da bitmek üzere, lütfen rica etsem bana arayabileceğim bir telefon numarası verebilir misiniz? Telefonum kapanmadan arayıp yardım çağırmak istiyorum diye sesini daha da acıklı ve çaresizleştirerek konuştu.



-Peki şöyle yapalım, siz bana nereye gittiğinizi söyleyin, en azından bunu yapabilirsiniz. Etrafınızda neler var mesela, bana söylerseniz yardımcı olabilirim.-Şey ben Ağva'ya gidiyordum, Ümraniye'den çıkalı 15-20 dakika oluyor. İlk defa arabamla gitmeye kalktım, birden bire stop etti çalışmıyor.



-Anladım. Tamam ben de şuan Beykoz'dayım zaten. Ümraniye ile fazla bir arası yok. Hafta içi olduğu için sanırım trafik de fazla yoktur o yolda. Dilerseniz ben yardımcı olayım, hem fazla uzakta değilsiniz sanırım. Çekiciyi aradım, ettim derken gelmesi  nereden bakarsanız bir, bir buçuk saati bulur. Ama tabi ki yine de siz bilirsiniz, ben en geç yirmi dakikaya yanınızda olurum. Arabanızın markası ve plakası nedir? diye sordu. Unutmadan bu arada adım Mert diye ekledi.



   Özlem sadece 34 YGZ diyerek şarjı bitmiş gibi telefonu Mert'in yüzüne kapattı. Ve hemen telefonunu uçak moduna almayı ihmal etmemişti. Yaklaşık 15-20 dakika sonra arabasının yanında siyah renkte bir Porsche durdu, içinden takım elbiseli, fotoğraflarından daha da yakışıklı Mert indi ve Özlem'in arabasının yanına geldi. Özlem'in üzerinde göğüs dekoltesi olan oldukça dar ve mini bir elbise vardı, arabadan inmeden hemen önce iç lambasını yakarak camı açtı.



-Mert Bey?



-Evet benim, diye cevap verdi Mert.



-Ne oldu bilmiyorum motordan duman çıkmaya başladı, ben de hemen arabayı durdurdum sonra tekrar çalıştırmak istedim ama çalışmadı diyerek  önce içerden arabanın kaputunu açıp sonra da kapısını açtı. Yanına elektro şok aletini el feneriymiş gibi alarak arabasından indi ve arabanın önüne doğru Mert ile birlikte yürüdü.



   Mert arabanın motoruna bakmak için eğildiği sırada Özlem Mert'in ensesine şok aletini dayayıp düğmesine bastı. Mert oracıkta bayılmıştı. Özlem hemen arabasından çıkarttığı eldivenleri eline geçirip Mert'i arabasına sürükleyerek taşımaya başladı. Şoför koltuğuna güçlükle oturtmayı başarmıştı. Şansına bu esnada yoldan kimse geçmemişti. Daha sonra kendi arabasının bagajından aldığı benzin bidonunu önce Mert'in üzerine, yüzüne, neresine denk gelirse dökmeye başladı. Bidonun içinde kalan benzini de arabanın içine, koltukların üzerine, içine, dışına, her yerine gelecek şekilde bitene kadar boşalttı. Sonrasında Mert'in arabasının benzin kapağını açtı ve öncelik olarak Mert'i ateşe verdi. Benzinin alev almasıyla arabanın içi bir an da alev topuna dönmüştü. Ve çok geçmeden bir kaç dakika sonra patlayacaktı, o yüzden Özlem daha fazla oyalanmadan, hemen arabasına binip, bir süre farlarını yakmadan emniyet şeridi üzerinden, olay yerinden hızlıca uzaklaşmaya başladı. En yakin tali yola sapıp, aksi istikamete doğru bir süre gittikten sonra yeniden çevre yoluna çıkmıştı. Şile'ye doğru giden herhangi arabadan biriydi şimdi.



   Artık hızını da normale indirmiş, kendi şeridinde  devam etmeye başlamıştı. Normal bir şekilde seyrederken arkasından siren çalarak gelen ambulas ve itfaiye arabalarına yol vermişti. Yaklaşık 10  dakika sonra Mert'in arabasının yandığı yere gelmişti. Alevlerin şiddetiyle patlayan araba hala

yanıyordu. Yavaşlayıp durdu. İtfaiye bir yandan yanan arabayı söndürmekle uğraşırken ambulanstan indirilen sedyeye baktı. Yangını kontrol altına alınmış dumanlar içindeki arabadan Mert'in tanınmayacak kadar kömür olmuş cesedinin taşındığını görene kadar bekledi. Ambulansın siren sesi çalmadan  yolda ilerlediğini görüp, öldüğüne ikna olduktan sonra yine en yakın çıkıştan geriye dönüp evine  giderken, arabasının radyosundan rastgele bir müzik açtı. Radyoda Candan Erçetin "Dünyada ölümden başkası yalan" şarkısını söylüyordu. Sesi biraz daha açıp sözlerine eşlik ederek evine doğru gitti.



   Eve gelir gelmez televizyonun karşısına geçti rastgele bir kanalı açıp izlemeye başladı. Bir süre sonra gece haberleri başlayacaktı, sabırsızlıkla beklemeye başladı. Beklediği haberin gelmesi sanki dakikalar sürmüştü ve nihayetinde flaş haber olarak  Şile yolundaki esrarengiz ölüm haberinin canlı yayın olarak verildiğini görünce televizyonun sesini biraz daha açtı.



"Serez İnşaat şirketinin sahibi, sosyetenin göz bebeği diye anılan Mert Serez, akşam saatlerinde Şile yolu üzerinde park halinde olan arabasının  içinde ölü bulundu. Bilinmeyen bir sebepten dolayı  çıkan yangında feci şekilde yanarak can veren Serez, yakın çevresini yasa boğdu. Şimdi olay yerine canlı bağlanıyor ve muhabirimiz Tolga'dan olay hakkındaki son gelişmeleri öğreniyoruz. Evet Tolga, sendeyiz"



Özlem dikkatle televizyonu izlemeye başlamıştı.



   Ekranda hala üzerinden dumanlar tüten araç, aracın başında olay yeri inceleme ekibinin kalabalığı ve gecenin karanlığında yanıp sönen polis  araçlarının tepe lambalarından gelen ışık curcunası içerisinde genç bir muhabir olay hakkında öğrenebildiklerini anlatmaya başladı. Haber stüdyosundaki sunucuya:



-Serez İnşaatin genç veliahti Mert Serez'in sır dolu ölümü hakkında değişik bilgilere ulaşıyoruz Yasemin, son günlerde arkadaşlarına işlerinin iyi gitmediğini ve bu hızla devam ederse iflasın eşiğine gelebileceğini söyleyen Mert'in bu sözlerinin ardından, böyle bir olayın cereyan etmesi akıllara intihar etmiş olacağının şüphesini uyandırsa da Mert Serez'in yakın çevresinden gelen haberler, genç iş adamının son aylarda hızla borç batağına saplandığı ve bu olayın bir alacak-verecek hesaplaşması olabileceği yönünde. Savcılık olayın geniş kapsamlı tahkikat kapsamında olduğunu belirtiyor ve altı gündür kendisinden haber alınamayan diğer genç iş adamı Can Doğan'la, öldürülen yada ölen Mert Serez arasındaki yakın dostluğa dikkat çekerek, bu iki olay arasındaki bağlantıyı çözmeye yönelik bir çalışma başlatıldığı yönünde bilgi veriyor. Adeta iskelet haline gelene kadar yanmış bu araçtan delil toplamaya çalışan ekiplerin işi zor gibi gözüküyor. Şimdilik olay yerinden vereceğimiz bilgiler bu kadar Yasemin"



   Dinledikleri Özlem'e yetmişti, televizyonu kumandadan kapatarak keyifle oturduğu koltukta gerindi. Evini, işini özlemişti ve artık normal hayatına odaklanıp, son günlerde kaçırdığı o yoğun iş temposuna geri dönmesi gerekiyordu. Özlem aslında hiçbir zaman, o eski Özlem olamayacağının farkındaydı.

Büyükçe bir kadehe en sevdiği kırmızı şaraptan koyarak doğruca yukarıya çıktı. Banyoya girip küvetin tıpasını taktıktan sonra dolması için suyu açtı. Su biraz yükselmeye başlayınca, en sevdiği banyo köpüğünü de içine bolca döktü. Sonra yavaş yavaş üzerindekileri çıkartmaya başladı. Tamamen çıplak kalınca kırmızı şarap dolu kadehle  birlikte küvetin içine bıraktı yorulmuş bedenini. Bir süre sıcak suyun içinde öylece yattı "Ne gündü ama" diye geçirdi içinden. Sonra keyifle şarabından büyük bir yudum aldı, suyun üzerinde kalan göğüslerinin üzerindeki köpükleri bir eliyle toplayıp havaya üfledi. Kafasını geriye atarak, "O kadar yorulmuşum ki biraz daha küvette oyalanırsam uyuyup kalacağım, ya da büyük bir yaramazlık yapacağım." diye düşündü. Bu düşünceyle kikirdeyerek, yattığı yerden sol ayak parmağı ile kuvetin tıpasını yerinden oynatıp çıkmasını sağladı. Su olanca hızıyla alçalırken, yer yer vücudunun üzerinde köpük kalmıştı. Hafifçe kendisini sıvazlayarak ayağa kalktı, duşu açtı ve özenle yavaş hareketlerle önce vücudunu sonra saçlarını şampuanlayarak duruladı. Üzerinde ne kan  kokusu kalmıştı ne de yorgunluk. Misler gibi koktuğunu fark etti. Elini uzatıp bornozunu aldı ve küvetten çıkmadan üzerine geçirdi. Başına da küçük bir baş havlusu alarak özenle saçlarını sardı.  Üzerinde bornozu olduğu halde yatak odasına gitti. Vücudundaki fazla suları kuruladıktan sonra bornozunun kemerini çözdü, bornozu üzerinden kayıp giderken kendisini öylece yatağın üstüne attı. Sıcak banyo ve ardından duş iyi gelmiş, bedeni rahatlamış, tüm kasları gevşemişti. Derin bir uykuya dalmak için çok fazla bir zaman geçmemişti.



   Sabah uyandığında ana rahmindeki cenin gibi  bacakları karnına çekik olarak uyandı, çıplak uyuduğu için üşümüş olmalıydı. Bir süre sırt üstü yatıp eklemlerini açmak için gerindi ve daha fazla yatakta oyanlamadan kahve suyu koymak için kalkıp mutfağa doğru gitti. Kahvesini hazırladıktan sonra koridorda ilerleyip evin kapısını açtı, bahçeye çıktı. Her sabah olduğu gibi, köşedeki marketin çırağının bahçe kapısına asılı gazeteliğe günlük bıraktığı gazeteleri alıp, mutfağa geçti. Bir haftalık gazete birikmişti. O günün gazetesini eline aldi ve karıştırmaya başladı, üçüncü sayfada Can'ın resmiyle karşı karşıyaydı işte. Can'ın gülerek bakan fotoğrafının altındaki haberi hızlıca okumaya başladı.



"6 günden beri kendisinden en ufak haber dahi alınamayan Can Doğan'ın hiçbir izine rastlanmamıştır. Yapılan ihbara üzerine Mavi Marmara iskelesinin yakınlarındaki park halindeki arabasında yapılan araştırmalar sonucunda, aracın içinde çeşitli içkiler bulundu. Bunun üzerine alkollü olabileceği ve dengesini kaybedip denize düşmüş olma ihtimali üzerinde duruldu. Bu göz önüne alınarak yapılan aramalar ise hiçbir sonuç vermedi. Yetkililer, arama kurtarma ekiplerinin çalışmaları sonucunda boğazın akıntısına kapılmış olma ihtimali üzerinde durduklarını ve beklemekten başka bir çarelerinin olmadığını belirterek, aramaya son verildiğini aktardı."



   "Adaya gelirken içecek bir şeyler getirebilirsin demiştim, heyecandan arabanın içinde unutmuş kuş beyinli, artık nasıl bir heyecan yaptıysa" diyerek bir süre daha gazeteye baktıktan sonra kahvesinden bir yudum aldı. Hemen ardından yüzünü buruşturdu, haberi bir solukta okurken kahvesini içmeyi unutmuş ve kahvesi soğumuştu. Yeniden kahve suyu koyarken "Yalan dünyada ölümden başkası yalan" şarkısını mırıldandığını fark ederek gülümsedi. Ve...

Dört gün sonra ayın 24'üydü  Yalın ayak ve hiç konuşmadan çalılara kırmızı ipini bağlayarak kiliseye kadar yürüyüp, dileğinin gerçekleşmesi için  Büyükada'ya gitme planını şimdiden yapmaya başlamıştı. Ve bu sefer yanına hiçbir şeyi yük etmeyip sadece office boy'unu götürecekti.





 

Okuduğunuz için teşekkürler.



......



By Kadın Efendi.


Kanın Kokusu 6.Bölüm

   Tabiki bu sözleri söylerken ciddi değildi. "Bu günlük sana bu kadar yeter" dedi. "Şimdi kanamayı durdurup yarın yeniden başlayacağız" diye ekledi. "Kim bilir belki iyi anıma denk gelirse, olur da insafa gelirsem daha fazla uzatmam" diyerek eline aldığı önceden ısıttığı kızgın şişle kanayan yaralarını dağladı. Etraf yine yanık et kokusu ve acı çığlıklarla dolmuştu. Bu esnada Can acıdan iyice tükenmiş ve yine bayılmıştı.



   Özlem ellerine ve vücuduna bulaşan kanları temizlemek üzere banyoya girmişti. Suyun tenine değip kan ile buluşmasıyla, ayaklarının dibinde oluşan kızıl su, kara deliğe doğru akmaya başlamıştı. İyice temizlendikten sonra pembe bornozunu üzerine geçirip altına sivri topuklu, üzeri tüylü terliklerini giydi. Saçlarını da küçük pembe bir havluya sarıp tahta merdivenlerden aşağı doğru yavaş adımlarla indi.



   Evin içinde sadece topuk tıkırtısı ve bodrum katından gelen inleme sesleri dışında hiçbir ses yoktu. Etrafa ölüm sessizliği hakimdi. Küçük bey bile havlamayı kesmiş, hatta ortalarda gözümüyordu. Bir an nerede olduğuna bakmak için evin içinde onu aradı, hiçbir yerde yoktu. Bir de aşağıya bakmak için Can'ın bulunduğu kata indi. Gördükleri ona güzel bir fikir daha vermişti çünkü tüm gün Can'a işkence ettiği için küçük beyin yemeğini ihmal etmiş, aç bırakmıştı. Bundan dolayı küçük bey de et ve kan kokusunu takip edip Can'ın yere damlayan kanlarını yalayarak, içgüdüsel olarak açlığını törpülemeye başlamıştı.



   Hemen küçük beyi yanına çağırarak dolaptan çıkarttığı küçük et parçasını tavaya atıp mühürledi ve hala kanlı bir haldeyken mama kabına koydu. Küçük bey önce bir kaç kere eti yalayıp sonra büyük bir iştahla yedi. Eti büyük bir iştahla yiyen küçük bey, Özlem'e dahiyane bir fikir vermişti ama bunu uygulamak için çok yorgundu. O yüzden sabahı bekleyebilir diye içinden geçirerek bedenini ve ruhunu rahatlatmak için klasik müzik eşliğinde kendisine bir kadeh şarap koyup, salondaki büyük orta sehpaya ayaklarını uzattı.



   Gecenin sessizliğini aşağıdan gelen cılız inleme sesleri ve pikapta takılı kalan müziğin rutin tekrarı dışında bozan hiçbir şey yoktu. Yerinden kalkıp pikabı kapatıp, plağı yerine kaldırdı. Kadehinde kalan şarabının son yudumunu içtikten sonra tahta merdivenlerin ara ara gevşeyen yerlerinden çıkan gıcırdama ve topuk tıkırtısı eşliğinde yatak odasına çıktı. Hiçbir şey giymeden öylece yatağına yattı. Ve hiçbir şey düşünmeden derin ve huzurlu bir uykuya teslim etti kendisini.



   Gözünü açtığında el yordamıyla komodinin üzerine koyduğu telefonunu eline aldi, saatin kaç olduğuna baktı. Saat dördü çeyrek geçiyordu, beklediğinden de erken uyanmıştı. Uykusuz değildi, aksine yıllardan sonra ilk defa bu gece huzur dolu uyumuştu. Hava henüz ağarmadığından biraz daha uyumak için  yatağın içinde bir kaç kez sağa sola döndü ama bedeni bir an evvel yataktan kalkmak istiyordu.  Saatin erken oluşuna aldırmadan kalktı, hemen altına kısa bir tayt geçirip üzerine bol bir tişört giyerek  mutfağa indi. Kendisine kahve suyu koyup Can'ın sesini dinledi. Hiç ses yoktu, birden ölmüş olabilir mi diye içinden geçirerek telaşla bodrum katına indi. Can hareketsizdi, tıpkı kasap dükkanlarındaki kancaya geçirilmiş hayvan bedenleri gibi hareketsiz, öylece asılı duruyordu. Canlı olup olmadığını anlamak icin kasıklarına sert bir tekme attı ve Can'ın ne olduğunu anlamadan acı içinde aniden gözlerini açmasıyla derin bir oh çekti.



-Biliyor musun öldün diye çok korktum diyerek alaycı bir şekilde Can'ın göğsüne doğru elini koyup, kalbine dokundu. Can bunu gerçek sandı, hatta merhamete geldiğini düşünerek, "Hayır henüz ölmedim ama canım çok yanıyor, sana yalvarıyorum artık bırak beni, yetmedi mi yaptıkların? Bu sadistlik değil, psikopatlik değil. Bu...bu...bu bambaşka bir şey. Sana yalvarıyorum bırak bir son ver artık " diye cılız bir ses tonuyla Özlem'in gözlerinde merhamet ararcasına yalvarmaya başlamış, Özlem'in donuk gözlerinde küçük bir merhamet ışığı ummuştu.



 -Hı hı, tabi ki de bırakacağım ama önce bir kahve içecegim sonrasında güneşin doğuşunu izlemek için dışarıya çıkacağım. Küçük bir yürüyüş yaptıktan sonra gelecegim ve sonra da sen bana şu Mert hakkında tüm bildiklerini anlatacaksın. Ama şimdi böyle beni beklemeye devam et ve sakın öleyim falan deme diyerek gülümsedi.



   Özlem kahvesini hazırlayıp içene kadar biraz daha zaman geçmişti, gün hafiften ağarmaya başlamıştı, sanki güneş bir an evvel doğmak için sabırsızlıkla tepenin ardında Özlem'i bekliyordu.



   Spor ayakkabılarını giyip adanın en yüksek tepesine, ormana doğru yürümeye başladı. Ağaçların dallarındaki kuşlar bile yeni uyanmış, sabahın ilk ışıklarını müjdelercesine cıvıldıyordu. Sadece kuş cıvıltıları dışında etraf hayli sessizdi, yürümeye devam etti. Tepedeki kilisenin yanına geldiğinde etrafta on kadar köpeğin ona doğru koştuğu gördü, ilk etapta saldıracaklarını düşünüp hemen yere çömelmi. Bunu küçükken babası öğretmişti "Sana doğru koşan köpek olursa sakın kaçmaya kalkma, olduğun yere çök. Köpek kendisi ile aynı hizada olunca ne yaptığını şaşkınlıkla izler ve senden zarar gelmeyeceğini anlayıp çekip gider" demişti. Umarım doğru bir tezdir diye içinden geçirdi.



   Köpekler yaklaşırken bir yandan kuyruk salladıklarını görünce rahatladı. Bunlar dostane, kendisini sevdirmek için kendisine koşan sevimli sokak köpekleriydi. Köpeklerin bir kısmı ellerini yalıyor, bir kaç tanesi arsızlık yapıp üstüne atlıyor, sadece beni sev dercesine arada birbirlerine hırlayıp Özlem'i neredeyse devirecek gibi üzerine hopluyorlardı. Özlem her birini tek tek sevip "Burada olduğunuzu bilseydim size bir şeyler getirirdim." diyerek başlarını okşadı. Bir süre daha yürüdü, köpekler de ona eşlik etti. Tepedeki en güzel manzaraya hakim olan bankın oraya gidip oturdu ve güneşin doğuşunu izledi. Bu çok iyi gelmişti. Temiz hava, sakinlik, güneşin doğuşu, doğa ve yanında sadece köpekler... Bir süre daha anın tadını çıkartmak için oturdu, uzakta küçük bir balıkçı teknesinin çıkardığı dalgalar dışında deniz çarşaf gibiydi. Yerinden kalktı ve eve geri dönmek için geldiği yolu koşarak tamamladı. Böylece sabah sporunu da aradan çıkartmıştı, nabzı hızla atıyordu. Bu kalp atışlarının sebebi koşmak olsa da bir an evvel eve varıp Can'ın anlatacaklarını dinlemek ve artık tüm bu olanlara bir son vermek için de olabilirdi.



   Eve geldiğinde üzerindeki teriyle ıslanmış kıyafetlerini çıkardı, yerine beyaz şile bezinden tüm vücut hatlarını ortaya çıkartan incecik bir elbise geçirdi. Parmak uçlarını dışarda bırakan sandaletlerini de
giyip doğruca Can'ın bulunduğu odaya, bodrum katına indi. Pencereden vuran ters ışık bütün vücut hatları ince elbisesinden ortaya çıkmıştı. İri ve dik göğüslerinin ucu elbisesinin dışından da belli oluyordu. Kızıl saçları ve beyaz elbisesiyle tıpkı bir tanrıça gibi Can'ın karşısına geçti.



   Can acı dolu, yalvaran gözlerle Özlem'e baktı. Acı çekmesine rağmen gördüğü manzara karşısında istem dışı penisinde hafif bir kıpırdanma olmuştu. Bu Özlem'in gözünden kaçmadı. Bir süre Can'ın karşısında durup ağır adımlarla etrafında bir kaç tur attı. Akşamdan içinde bıraktığı straponu, ıkındırarak yarıya kadar dışarı çıkarttı, sonra geri çekip, birden içine ittirerek, kulağına eğildi. "Aslında seni cam kırıkları yapıştırılmış straponla sike sike bağırsakların dışarı çıkana kadar öldürmek de fena fikir olmazdı ama çok yorulurdum" dedi. Sonra masaya doğru yürüdü  ve eline aldığı bağ makasını sanki havada bir şeyler kesiyormuş gibi açıp kapatmaya başladı. Can'a yaklaştı. "Evet başlayalım mı artık" diye yüzünde alaycı bir tebessümle, bir eliyle Can'ın hayalarını avuçladı. Can, canı yandığı için kendini daha da yukarı çekmeye, elinden kurtarmaya çalışsa da bunu başaramamıştı.



-Şimdi anlat! Mert'i nasıl bulabilirim? Kimdir? Ne yapar? Nerede yaşar? Her şeyi eksiksiz ve yalansız anlatmaya başla bakalım diyerek bir yandan bağ makasının soğuk demiriyle penisiyle oynamaya başladı. "Kim bilir belki insafa gelirim ve anlatacaklarına ikna olursam söz veriyorum canını çok yakmadan alacağım dye ekledi.



   Can kendi başına gelenlerin çocukluk arkadaşının başına da gelmemesi için aklına ilk gelen yalanı attı:



-Mert sürekli yurtdışında oluyor. Beykoz'da da iş yeri var ama genellikle bütün işlerini Dubai'deki bürosundan yürütür. Hem o kadar fazla samimi değiliz.



   Bu söyledikleri tabiki de yeterli değildi. Avucunun arasındaki hayalarına bu sefer tırnaklarını da geçirerek bir kere daha sordu:



-Ne zaman geliyor Türkiye'ye? Evi nerede? Boş olduğu zamanlar da ne yapıyor? Tipi nasıl? Hem biliyor musun? O da senin gibi ölmeyi hak ediyor, seni elimden kimsenin kurtaramayacağı gibi o da  kurtulamayacak. Eninde sonunda bulacağım. Hiç boş yere onu kurtarmaya çalışma, bir an evvel söyle ve kurtul! Senin yerinde o olsaydı çoktan satardı seni. Hatırlarsana Yağız'ı nasıl ölüme terk etmenize sebep olduğunu? Onda gram vicdan olsaydı kaçalım demezdi sana. Şimdi daha fazla canımı sıkma da anlat! Nerede?



-Bilmiyorum uzun zamandan beri konuşmadık!



-Demek bilmiyorsun! Hatırlamana yardımcı olacak bir sürü alet edavat ve yöntem var bende ve artık sabrım taşıyor. Söyle! Çocukluk arkadaşım dedin. Bunun bir fotoğrafı, bir hesabı illaki vardır sende.   Ama cevap alamamıştı. Sinirlenmeye başlamıştı.

-Demek bilmiyorsun? O zaman sana ne kadar ciddi olduğumu konuşarak değil de, uygulayarak göstereyim belki hatırlarsın diyerek hafif ereksiyon olmuş penisinin ucunu bağ makasıyla kesti. Yere düşen parçayla, geri kalanından oluk gibi kan akmaya başlamıştı. Acıyla haykıran Can:



-Allah belanı versin sürtük! Öldür beni!

 diye bağırmaya başlamıştı. Özlem bağ makasını yüzüne doğru uzatıp:



-Demek sürtük ha? Bunu söyleyen dilini dilim dilim keseceğim ama bana gerekli bütün bilgileri vermeden, her şeyi tek tek söyletmeden asla! diye öfkelenip penisinden bir parça daha kesti. Bu ikinci gelen acıya daha fazla dayanamayıp ;



-Face...facebook dedi, orada arkadaş listemde ekli; Mert Serez.



-Ha şöyle...Yola gel bakalım. Bana hemen kendi facebook şifreni vereceksin!  diyerek telefonunu almak için salona gidip, hemen geri gelmişti. Kendi telefonundaki facebook uygulamasından çıkış yaparak "Söyle!" diye bağırdı. Canı yanan Can bir çırpıda mail adresini ve şifresini vererek  daha fazla acıya dayanamayıp yeniden bayıldı.

Canın bayılmasından istifade ederek hemen siteye giriş yapıp verdiği şifrenin doğru olup olmadığını kontrol etti. Evet Can doğruyu söyleyip hesabını Özlem'e vermisti. Artık dönüşü yoktu, yeteri kadar kan kaybediyordu zaten. Hemen soğuk su dolu kovayla Can'ı ayılttı. Can'ın dayanacak gücü kalmamıştı.



-Şimdi artık konuşmana gerek kalmadı, sürtük demiştin değil mi? Sürtük! Kızıl kontese ne oldu? diye haykırarak dilini elleriyle tutup kopartırcasına dışarı çekti ve ani bir hareketle dilini kesti. Yüzü kan içinde kalmış, anlamsız böğürtü eşliğinde çığlık atarken, Özlem de hiçbir şey olmamış gibi önceden hediye paketi şeklinde hazırladığı et ve kemik değirmenini uzatma kablosu ile birlikte Can'ın ayak ucuna getirip fişe taktı. Sonra Can'ın ellerini çözdü. Can boş bir çuval gibi yere düşmüş, acı ile kıvranırken, kırık parmaklı elini makinenin haznesine yerleştirdi ve düğmesine bastı. Kemik sesleri eşliğinde, kıyma şeklinde sol eli dirseğe kadar kopmuş, yerde bok öbeği gibi üst üste birikmeye başlamıştı. Dilsiz olduğu için yalvaramıyor, anlamsız ve acılar içinde sadece böğürüyordu. Penisinden kalan son parçayı da kağıt keser gibi dilimleyerek makinenin içine atıp diğer taraftan çıkışını zorla Can'a izlettirdi. Gözleri yavaş yavaş kaymaya başlamış, nefes alışverişi acılar içinde sadece soluk borusundan gelen hırıltılıya dönmüştü. Can, can çekişiyordu, son bir kez vücudunu titreterek son nefesini vermek üzereyken umutsuzca gözlerini  aralayabildiği kadar açıp Özlem'e çevirmişti. 



   Özlem'de ise zerre tepki yoktu, bembeyaz elbisesi Can'ın fışkıran kanlarıyla kıpkırmızı olup ıslanmıştı.  Kanın kokusu odayla birlikte tüm bedeninde dolaşıyordu. Can'ın çırpınışları git gide yavaşlayıp, nihayetinde iyice durunca, makinenin düğmesini kapattı. Kalkıp bir sigara yaktı, şimdi ayaklarının dibinde yatan cansız bedene bakıp dilinden sadece şu sözler döküldü:



 "Canımın canını yakanın, canını alırım."



   Sigarasından bir nefes daha alıp Can'ın cansız bedeninde söndürdü. Ölümü beklediğinden de  çabuk olmuştu. Üzülmedi, çünkü sindire sindire canını alacağı bir kurbanı daha vardı. Sakince yakındaki ilk sandalyeye kendisini bıraktı. Eli, yüzü, elbisesi her yeri kana bulanmıştı. Derin bir nefes aldı, kanın kokusunu ciğerlerine çekip, bir süre nefesini tutarak öylece beklemişti. Tuttuğu nefesi yavaş yavaş dışarı verirken, sakince ayağa kalktı. Almış olduğu malzemelerin içinden avcı bıçağı ile testereyi çıkartmak için malzemeler ile dolu valizin yanına ağır adımlarla yürüdü. Az sonra elinde avcı bıçağı ve testere ile Can'ın yerde yatan cansız bedeninin başına soğuk bir mezar taşı gibi dikildi. Bir süre daha öylece kanlar içinde kalmış cesedin başında durduktan sonra Can'ı, sırtı yere gelecek şekilde çevirdi. Oysa henüz ölmemişti ama son nefesini vermek üzereydi, kesik kesik çırpınmasını görünce  avcı bıçağı ile göğsünü yardı. İlk önce kalbini elleriyle kopartıp yerinden söktü. Kalbi sıcacıktı. Avuçlarının arasına aldığı kalbe tırnaklarını geçirerek bir süre hareketsiz bekledi, kalbin ellerinde attığını hayal etti.



   Yoksa atıyor muydu? Kesilen kurbanların etlerinin parçalandıktan sonra bile seğirdiklerini biliyordu. Çocukken gözlerinin önünde kesilen koçun paylara ayrıldığı zaman bile hareket ettiğine şahit olmuştu.



   İçi soğumamıştı, yerinden söküp koparttığı kalbi yere koyarak tüm iç organlarını keserek parçalara ayırdı. Keşke elektrikli testere alsaydım diye hayıflanmayı da ihmal etmemişti. Kol ve bacak kemiklerini vücudundan ayırmak zor olacaktı, bu yüzden bıçak ve testere ile kesebildiklerini tek tek vücuttan ayırmaya başladı. Sonra kapının arkasında duran baltaya ilişti gözü. Kışın soğuk günlerinde de  buraya geldikleri için Yağız'la birlikte şömineye odun kırdıkları geldi aklına. Baltayla bunu yapabilirdi. Bahçeye çıkıp büyükçe ve kaldırabileceği ağırlıkta bir kütükle geri döndü. Cansız yatan bedenin bir bacağını kütüğün üzerine koyup, var gücüyle vurdu. Kemik kırılma sesiyle birlikte bacağı ikiye ayrılmıştı. Böylece makinenin içine girecek kadar küçük parçalar haline gelene dek, parçalayarak, parçaları bir kenara yığmaya başladı.



   Gördüğü manzara hoşuna gitmişti. Kolları ve bacakları olmayan, içi boş bir bedene bağlı tek şey kafasıydı. Gözleri hala açıktı, sanki onu izliyordu, ölmemiş gibiydi. O yüzden Can'ın cansız soluk yüzüne, donuk göz bebeklerine, büyümüş gözlerinin içine bakarak, kafasını büyük bir keyifle vücudundan ayırdı. Bir kaç çekiç darbesiyle kafatasını parçaladı. Beynini çıkartıp kahkaha attı:



-Kuş beyinli seni, ne kadar da çabuk ağıma düştün. Sikinin sevdasına hep bunlar diyerek geriye kalan tüm vücudunu tıpkı yapılmayı bekleyen puzzle gibi parçalara ayırmıştı. Kollar, bacaklar, göğüs, kafa, iç organlar, bağırsaklar, ciğer ve kalbi; hepsini ayrı ayrı öbekler halinde bir kenara toplamıştı.



   Yorulmuştu, saatlerdir Can'ın cansız bedenini  soğumaya başlamadan parçalara ayırmakla meşgul olduğundan biraz dinlenmek için en yakındaki kanepeye kendisini boş bir çuval gibi bıraktı. Masanın üzerindeki akşamdan kalan şarap şişesine uzandı. Hiç kadehe koyacak hali yoktu, şişeyi doğrudan kafasına dikti,  ardından sigara yaktı. Ve sigarası bitene kadar gözlerini ayırmadan Can'dan geriye kalan et parçalarını öylece seyretmeye başladı. Sigarası bitmiş, şişe yarıya inmişti. Hafifçe yerinden doğrulup, doğru banyoya çıktı. Üzerindeki kanlı elbiseyi çıkartıp, suyu açtı ve öylece hiç hareket etmeden suyun altında durdu. Küvetin içinden akıp giden kanlı suyun vücudundan akıp gidişini, tıpkı kara deliğe doğru çekilen bir yıldız gibi kayışını boş gözlerle izledi, su bedeninden artık temiz bir şekilde akana kadar öylece durdu. Kollarını kaldıracak hali kalmamıştı, içinde garip bir huzur vardı. Suyu kapattı ve hiçbir havlu almadan, üzerinden akan su damlalarına aldırış etmeden yatak odasına geçti. Biraz dinlemesi lazımdı çünkü henüz bodrum katında ortadan kaldırılmayı bekleyen, parçalanmış bir ceset ve kan gölü vardı. Bunları da akşam yaparım diyerek gözlerini kapadı. Aç karnına içtiği şarabın etkisiyle  derin bir uykuya daldı, rüyasında Can'ı görüyordu, canlıydı, elinde iki boş kadeh ve bir şişe şampanyayla öylece duruyordu. "Neyi kutluyoruz?" diye sorarken; eline aldığı kadehi masaya çarptı,  kırılan parçasını Can'ın gözlerine sokarken uyandı. Terlemişti. "Bir an evvel ortadan kaldırmalıyım." diye düşünerek yataktan fırladı. Oyalanmadan doğruca bodrum katına inip, bütün etleri; kemik ve et değirmenine tek tek atarak kıyma haline getirdi, sonra herbirini poşetleyip temiz bir kenara aldı. Ardından bütün odayı temizleyerek ortada hiçbir delil bırakmadığına emin olmak için etrafına bakındı. Can'in üzerinden çıkarttığı elbiseleri bir poşete koyarak bahçeye çıkıp yaktı. Odaya geri geldiğinde her şey normal görünüyordu, sadece kapının kenarına; siyah poşetlere konmuş küçük paketlerin dışında. Saatine baktı, gece olmak üzereydi ve yine küçük beyi unuttuğu gibi, kendisininde hiçbir şey yemediğini fark etti.



   Torbaların biri diğerlerinden daha küçüktü, burada kıyma makinesindan geçmemiş tek bir parça vardı, onu da alıp mutfağa gitti. Pek iştahı yoktu ama bir şeyler yemesi gerektiğini biliyordu. Mutfak tezgahının altından elektrikli ızgarasını çıkarttı, altına suyunu koydu ve fişi taktı. Sonra dolaptan bir kaç parça bir şeyler çıkartmak için dolabın kapağını açtı.  Pek iştahı olmadığı için vazgeçip çekmeceden küçük bir paket çıkarttı. Ocağa koyduğu suyun kaynamasını beklerken, ısınan ızgaranın üzerine poşetten çıkarttığı Can'ın kalbini koydu. Küçük beyin yemeği hazırlanırken, kendisine de kolayca pişmesi için kaynamakta olan suya  hazır soslu, minik paketlerde satılan, noodle'dan attı. Bu esnada hafif pişen kalbi ızgaranın üzerinden alıp, kesme tahtasının üzerine aldı. Küçük lokmalar halinde doğrayıp hala kanlı şekilde küçük beyin mama kabına boşalttı. Mama kabını masanın üzerine koydu ve küçük beyi de sandalyeye çıkarttı. Köpeğinin büyük bir iştahla yediği kalple birlikte akşam yemeklerini yemiş oldular. "Doydun değil mi kerata" diyerek gülümsedi ve küçük beyin başını okşamak için masadan kalktı. "Sabah ilk işim, sokakta aç dolaşan ama senin kadar şanslı olmayan köpeklerin karnını doyurmak olacak" diyerek salona geçti. Salonda biraz istirahat ettikten sonra yatak odasına çıkıp yattı. Yorgunluktan hemen uyuya kalmıştı.



......



   Sabah olmasıyla birlikte, yatağından kalkmadan huzursuz bir şekilde gerindi. Sonrasında oyalanmadan kalkıp hemen üzerini değiştirdi. Kahve dahi içmeden aynı yere gitmek üzere hazırlandı. Kapıdan çıkarken yanına bir kaç poşet aldı. "Umarım köpekler açtır da çiğ et yerler." diye kendi kendine konuşarak motoruna atlayıp, kilisenin oraya doğru yola çıktı. Oysa aklında at mezarlığının oraya gitmek vardı çünkü oraya gidip Can'ın etlerini bıraksa kimsenin ruhu bile duymazdi. Yani hiçbir şekilde dikkat çeken bir şey olması mümkün değildi ve orada illa ki ufak sürüler halinde köpekler gezerdi. Çünkü eskiden ölen atlar çöp kamyonunun arkasına bağlanıp yolda çekile çekile büyük tur yolunun sonundaki o mezarlığa götürülürdü. Düşünüldüğünde hayvanın bedeni asfaltta rendelene rendelene yolda sürüklenir ve ardında sadece kızıl izler bırakırdı. Mezarlık deniliyorsa da öyle üzerine toprak atılan bir mezarlık değildi. Tepeden aşağıya ufak bir koya atılırdı ölen atlar. Adanın arka tarafında, o koyun etrafına hiçbir tekne yanaşamazdı, uzaktan bakınca bembeyaz bir iskelet yığını vardı. Kargası, martısı boldu, tepesinde uçan. Ve ortalık hep leş kokardı inceden inceden. Fakat tüm bunlar için vakit harcamak istemedi, o yüzden doğruca kilisenin oraya doğru gitmeye devam etti.

Klisenin yakınlarına yaklaştıkça
köpekler yine etrafını sarmıştı, etrafta kimse yoktu. Yanında getirdiği poşetlerden birini açıp, köpeklerin önüne doğru atti. Bir yandan da sakin durmaya özen gösteriyordu. Köpeklerin, attığı poşetteki etleri ölmüş gibi yediklerini görünce, diğer poşetleri de teker teker boşalttı. Her şeyin bittiğine ve kimsenin görmediğine emin olduktan sonra "Diğer kalan son poşetleri de yarın getireceğim." diyerek eve geri döndü. "İşte şimdi içim rahatladı" diye içinden geçirdi. Kapının önüne geldiğinde şöyle bir evine, evin dışardan görünüşüne baktı, gülümsedi.



   "Bu ev artık anılarla dolu olduğu kadar, acı çığlıklarıyla da dolu" diye düşündü. "Kim bilir belki Mert'te son nefesini bu evde verir" diye içinden geçirdi ve cebinden çıkarttığı anahtarı, anahtar deliğine sakince sokarak içeri girdi.



   Doğruca mutfağa gidip, hemen kendisine kahve suyu koydu. Bir kaç dakika içinde hazırladığı kahve fincanıyla birlikte salona geçti. Kendisine rahat bir koltuk seçip, ayaklarını orta sehpanın üzerine uzattı. Ayak tırnaklarının içine kadar giren kanı görüp omuz silkti. "Sonra derin bir temizlik yaparım." diyerek arkasına yaslanıp, telefonunu eline aldı. Şimdi elinde Can'dan geriye kalan tek şey facebook adresiydi.



   Can'ın adıyla giriş yaptığı hesapla Mert'in profilini incelemeye başladı. Bu sırada Can'ın telefonu aklına geldi. Bütün kıyafetlerini yakmadan önce telefonu masanın üzerine koyduğunu hatırladı. Doğruca alt kata inerek telefonu eline aldı. "Ne uyduruk bir telefon bu böyle" diye içinden geçirdi. Telefonu sessizde olduğu için hiç sesini duymamıştı. Can'ın telefonunda iki cevapsız arama, 3 tane de WhatsApp mesajı vardı. Tesadüf bu ya arayan da, mesaj yazan da Mert'ti. Rehberine baktı, sadece Mert ve kendisi kayıtlıydı, bu hayli ilginç gelmişti. Yeniden salona geçti, koltuğa uzanarak Can ile Mert'in facebook'taki konuşmalarını okudu. Konuşma şekillerine, tarzlarına, aralarındaki hitap şekillerine dikkatlice baktı. Hayli samimi ve usluba önem vermeden yaptıkları yazışmaları dikkatini çekti. WhatsApp'tan ilk mesaj Can'dan Mert'e yollanmıştı, üstelik cumartesi günü, adaya geldiği gündü bugün. Mesajlar şu şekildeydi:



Can: Bro bu yeni numaram, kayıt et. Kullandığım numarayı çıkartacak vaktim yoktu, telefonu denize düşürdüm aq. 1 hafta kadar yokum, uyduruk bir şey aldım, döndüğümde halledeceğim. Hadi görüşürüz.



Mert: Tamam kanka ben de şu Dubai'deki araplarla iş görüşmesindeyim. Adamın biri ibnelik yapıp duruyor. Canım cok sıkkın ararım sonra.



   İskeleye geldiğinde yabancı bir numaradan aramasının sebebi buydu. Telefon sinyali vb.'den de bulunması söz konusu değildi. "Güzeel" diye geçirdi içinden ve gözü yeni gelen mesajlara takıldı.



Mert: Lan oğlum nerelerdesin? Ulan yine hangi kadının koynundasın telefona bile bakmıyorsun!



Mert:Pazar akşamı club'a geleceksin değil mi lan? Bir rus revusu gelmiş ki sorma, kızlar taş oğlum ilik.



Mert: Neyse kanka görünce dönüş yap, haber bekliyorum. Ona göre rezerve yapacağım.



   Mesajlara Can yazıyormuş gibi geri dönüş yaptı.



CAN: Bolu'ya geldim abant golüne, bilirsin işte abanıyoruz kanka. Sen rezervasyonu yap, ben pazara kadar geleceğim. Telefon ara ara çekmiyor o yüzden  görmedim bro. Üstelik  her zamanki gibi sessize almıştım. Hadi görüşürüz. Hatunları bekletmek olmaz diye yazarak çapkın bir smiley bıraktı, ardından mesajı sonlandırdı.



   İki mavi tıkı gördükten sonra her ihtimale karşı Mert'in telefon numarasını kendi telefonuna kaydedip, Can'ın telefonu da eline alarak mutfağa geçti. Kesme tahtasının üzerine koyup, et döveceği ile telefonu parçaladı. Ve küçük bir buzdolabı poşetinin içine, parçalara ayrılmış telefonu dışarda hiçbir parçası kalmayacak şekilde yerleştirdi. Ertesi sabah evine dönerken, geriye yapacak sadece iki işi kalmıştı. Birincisi kilisenin oraya gidip kalan son  poşetlerdeki Can'dan geriye kalanlarla köpeklerin karnını doyurmak, ikincisi ise kırıp parçaladığı telefonu poşetinden çıkartıp denize atmak. Tüm planları tıkır tıkır işlemiş, geriye bir tek şey kalmıştı; Mert!  "Acaba Mert'in kanının kokusu nasıldır?" diye içinden geçirdi. "Eh bunu da çok yakında öğreneceğiz." diyerek gözlerini kapattı, ânın tadı ve yapacaklarının hayali ile uzandığı koltuğun üzerinde, huzur dolu bir uykuya daldı.



Devam edecek.

Kanın Kokusu 5.Bölüm

 Yaklaşık 20- 25 dakika sonra bilinmeyen bir numara ile Can, iskeleye geldiğini haber vermek için Özlem'i arayarak evin adresini istedi. Özlem bu kimin numarası diye sorduğunda, gelince anlatırım cevabını aldı. Sonrasında Özlem de 5-10 dakika içinde kendisini almaya geleceğini, iskelenin yakınındaki çay bahçesine gidip beklemesini söyleyerek evden çıktı. Evden çıkmadan önce çantasına elektro şok aletini koymayı ihmal etmemişti. Sokak ortasında öpüşmeyecekleri için, Can haliyle iştahını eve girdikten sonraya saklayacaktı.



   Çay bahçesinde iki arkadaş gibi görüşüp, Can için de bir motor kiralayarak eve doğru yola çıktılar. Evin önüne vardıklarında çantasından evin anahtarını çıkartıyormuş gibi yaparak şok aletiyle, kapının girişinde Can'ı bayılttı. Ayaklarının önüne boş bir çuval gibi yığılıp kalan Can'ı koltuk altlarından kuvvet alarak içeriye, bodrum katına kadar sürükledi. Bu esnada otuz dakika kadar bir zamanı vardı. Elektro şok cihazı geçici olarak baygınlık ve kas kitlenmesi yapacağı için elini çabuk tutmalıydı. Can'ı yerden kaldırıp sandalyeye bir elini arkaya gelecek, diğer eli serbest kalacak şekilde kelepçeledi. Ayaklarını da bağladıktan sonra dudaklarını tel zımbayla mühürledi. Bu dudakları öpme fikri bile midesini bulandırmaya yetiyordu, o sebeple Can'ın uyanırken ilk acıyı dudaklarında hissetmesini izleyecekti.



   Yaklaşık 20- 25 dakika sonra Can yavaş yavaş kendine gelmeye başlamış, genizindeki kan tadı ve dudaklarındaki acıyla, gözlerini sorarcasına Özlem'in yavaş yavaş netleşen silüetine çevirmişti. Özlem de karşısına bir sandalye çekmiş, hiç uzatmadan konuya girmişti:



-Bu ev kimin evi biliyor musun?



-Mmm mmmhh



-Peki benim kim oldugumu biliyor musun?



-Mmmhh hhh mm



-Çok mu canın yanıyor Can? Konuşamıyor musun!Merak etme birazdan o tel zımbaları tek tek sökeceğim ama bağırmak yok anlaşıldı mı? Hoş bağırsan da seni, sesini duyacak yok. Sadece ben rahatsız olurum ve sen beni varlığınla yeteri kadar rahatsız ediyorsun Can! Şimdi...Dudaklarındaki tel zımbaları tek tek çıkartacağım ve konuşacağız anlaşıldı mı!



   Can ağzını oynattığı anda teller açılma yaptığı için canı çok yanmaktaydı. Konuşmayacağı için sadece kafasını tamam manasında aşağı yukarı salladı. Özlem elindeki minik penseyle asılarak bir zımbayı çıkarttı. Can, Özlem'in bu hareketiyle içeri doğru  inlemeyle birlikte, duyduğu acıyı ve haykırışı Özlem'e belli etti. İkinci teli de çekerek çıkarırken dudaklarından aşağı akan kanı gördükçe daha da keyfe gelmişti. Son iki tanesini de çekip çıkarttıktan sonra Can:



-MANYAK! RUH HASTASI! Ne istiyorsun benden!Kimsin, kimin evi burası? Bırak beni! Bunu yaptığına seni pişman edeceğim! diye nefesinin yettiği kadar haykırmaya başladı.



-Şişşt...Nefesini hemen tüketme, merak etme sana kendimi de tanıtacağım, kimin evinde olduğunu da söyleyeceğim. Sen kendini ne sanıyordun? İki güzel lafınla sana tav olacağımı mı sandın yoksa? Seni yavaş yavaş öldüreceğim ve inan bana seni öldürmem için yalvaracaksın. O yüzden nefesini fazla harcama!



-KİMSİN! NE İSTİYORSUN BENDEN!



 -Canını! Şimdi sesini kes ve dinle! Benim adım bildiğin üzere Özlem, bu ev Yağız ile yaşlanacağımız ev.(di)



-YAĞIZ KİM! AHH! BEN ÖYLE BİRİNİ TANIMIYORUM!



-KES SESİNİ! Yağız benim her şeyimdi. 6 yıl önce sen onun ölümüne sebep olmasaydın şuan burada olmayacaktın!



-Ne ölmesi, ne sebebi? Anlamıyorum bir şey. Ben kimseyi öldürmedim. BIRAK BENİ!



-Öldürdün! Hem de hiç acımadan, durup yardım etmeden... Öylece ölüme terk ettin! Şimdi de sen öleceksin! Ama yavaş yavaş.





-Ben kimseyi öldürmedim neden anlamıyorsun!



   Can bir anda Şile yolunda çarptığı motorlu adamı hatırlamıştı. Alkollü ve hız sınırını hayli geçmiş olduğu için durmuştu fakat yardım etmek yerine basıp gitmişti ama bu nasıl olurdu? Etrafta ne bir mobese kamerası vardı, ne de bir şahit. Tek bir kişi dışında... O kişinin de söylemesi mümkün değildi çünkü aynı arabanın içindeydiler.



-Ben kimseyi öldürmedim, yalvarırım buna bir son ver! Bırak çekip gideyim. Sana söz veriyorum hatta yemin ediyorum ki bundan kimseye bahsetmeyeceğim! Bırak beni, çöz şu elimi.
- Böyle bir durumda bile yalan söylüyorsun! Öleceksin ulan ölecek! Bari itiraf et de ölürken yalanlarınla birlikte geberip gitme! diyerek dudaklarının ortasına elindeki penseyle vurdu.



-Ahhhh! Tamam Allah'ın cezası tamam! Ama o bir kazaydı, öldüğünden haberim yoktu!



-HALA YALAN SÖYLÜYORSUN ALÇAK! Dilini kesmeden önce bana doğruyu söylemen için sana  son bir şans daha veriyorum ve sen hâlâ yalan söylüyorsun!



-Hayır o bir kazaydı, yemin ederim kazaydı! Hatta yardım edelim demiştim. Yemin ederim kazaydi. Ama sen bunu nerden biliyorsun? Hiçbir delil yoktu!



   Can'ın yaşanılanlara bir türlü anlam veremeyişinin nedeni buydu ama bilmediği bir şey vardı. Özlem bu kazaya sebep olanın kendisi oldugunu nereden biliyordu?



   Motorcu montlarının bir yığın cebi olurdu ve genelde Yağız kaskını giymeden mikrofonlu kulaklığını takar, kaskını öyle giyerdi. Elleri motorun gidonunda olacağı için onu Özlem'in aramasını isterdi ve hem motor kullanıp hem de konuşa konuşa yolculuğunu tamamlardı. Yine böyle bir günde konuşurlarken Özlem kazayı canlı olarak işitti. Can ve yanındaki adam arabadan Yağız'ın durumuna bakmaya indiklerinde kendi aralarindaki konuşmaları duydu. Can'ın yanındaki adam "Oğlum herif ölü gibi yatıyor! Başımız belaya girecek, siktirip gidelim buradan!" diyordu. Can belki de "Yardım edelim" diyecekken "Can gerizekalı mısın! Kaçalım diyorum sana!" diye bağırıyordu. Özlem böylece sevgilisine çarpanın Can olduğunu ve onun yalnız olmadığını biliyordu. Tüm bunları polise ifade olarak verse de bu bilgi polis raporlarına kaydedilmemişti. Yağız hastanede iki gün komada yatmış, Özlem de başında beklemişti. O bekleme sırasında kattaki hemşire masasına gelen bir adam Yağız'ın durumunu sormuş ve hemşireden hala komada olduğunu öğrenmişti. Ve bir daha uğramamıştı. Özlem onu Yağız'ın durumunu öğrenmeye gelen onlarca arkadaşından biri olarak görmüştü o acılı anında. Oysa gelen Can'dan başkası değildi!

Özlem hayal meyal 10-15 saniye gördüğü bir silüeti çok daha sonraki zamanlarda sosyete sayfalarında sevgilileriyle görünce ve adının Can olduğunu okuyunca kafasında taşlar bir bir yerine oturmaya başlamıştı. Ama ne yapabilirdi ki o zamanlarda? Yağız'ı kaybettiğinde kendisini de kaybetmişti. Aradan geçen yıllarda elinden bir şey gelmeyeceği için hiçbir şey yapamamıştı. Ta ki bu bastırılmış duygularını tetikleyen; Can'ın o gece gönderdiği takip isteğini görene kadar.



   Ve şimdi Can'a işkence ederek öldürmeden önce; bunları kendi ağzıyla itiraf ettirip, yanındaki -kendisi gibi züppe olan- şerefsizin de ismini, kim olduğunu öğrenmesini sağlayana kadar sabırla bekleyecekti.



-Sana doğruyu söylemeni sağlayacak küçük bir uyarı...



   Eline almış olduğu penseyle sandalyenin arkasına geçip, kelepçeli olan elinin önce serçe parmağını kıstırıp, olanca gücüyle sıkmaya başladı. Bir süre sonra kemik çıtırtısı ve haykırış eşliğinde diğer parmaklarına da aynı şeyi yaptı.



-AHH TAMAM ! TAMAM! DUR ALLAH'IN CEZASI

TAMAM! NE ÖĞRENMEK İSTİYORSUN AHH! HEPSİNİ SOR SÖYLEYECEĞİM! YETER KES ŞUNU!



- Önce yanındaki o orospu çocuğunun kim olduğunu söylemekle başlayabilirsin! Adını, soyadını, kim olduğunu, nerede yaşadığını... Sonra neden çarptın! Hadi çarptın, neden durup yardım etmedin de o şerefsizin sözünü dinledin? Anlat!



-Yemin ederim tam hatırlamıyorum, yanımda oturan çocukluk arkadaşım Mert. Adı Mert Serez. Serez İnşaat ve Ticaret Şirketi, bilmiyorum belki duymuşsundur. Uluslararası genel müteahhitlik  firmasının sahibi. O vardı yanımda, alkollüydük. Tamam biraz da hızlıydıydık ama onun bizi sollayarak geçmesi sanırım Mert'i sinir etmişti. Normalde hiç gaza gelmem ama o esnada "Ulan piçe bak! Amına koduğumun arabasından daha mı hızlı lan senin motorun? Şunu biraz sıkıştırsana lan, görsün dünyanın kaç bucak olduğunu" dediğini hatırlıyorum. Bu sözler beni tahrik etmişti. Ben de biraz eğlence olsun ve biraz da korksun diye bir kaç kez solladım. Sonra öne geçtikçe yavaşladım, onun beni sollamasına müsade ettim derken nasıl olduğunu anlamadım, birden çarptım. Durup yardım edecektim ama alkollüydüm. Mert de hemen kaçmamız gerek diyince panikledim ve hemen arabaya binip uzaklaştık oradan. Yemin ederim bütün gerçek bu. Özür dilerim, böyle olsun istemezdim. Şimdi yalvarırım beni bırak. Bırak da gideyim.



-Demek gaza geldin ve bir insanın hayatını hiçe saydın? Üstelik sana bir zararı olmayan, iki tekerlek üstünde, kendi yolunda giden bir adamı çiğneyip geçtin öyle mi? Seni öldüreceğim. Ama acı çektire çektire. Hatta daha iyi fikrim var, arkadaşını da  çağıracaksın ama ona en ufak bir şey belli edersen  seni diri diri yakarım! Şimdi numarasını söyle, ben çevireceğim. Sonra sen ona ne söyleyeceksin, nasıl söyleyeceksin bilmiyorum ama onu bir şekilde buraya çağıracaksın dedi.



-Ama şuan yurt dışında bildiğim kadarıyla, önümüzdeki ay ancak Türkiye'ye dönecek. 



-O zaman onu bulmam için bana resmini göstereceksin, hatta onun hakkında ne biliyorsan tek tek anlatacaksın bana! diyerek dişlerinin arasından bağırdı.

-Şimdi gelelim sana. Aylarca kendime gelemedim, senin gazetelerde boy boy kadınlarla çektirdiğin fotoğraflara bakıp sana sadece bela okumaktan başka bir şey yapmadığım yılların acısını da çıkartacağım senden. Benim canımı, sevdiğimi elimden alarak yaktın ama kim bilir kaç kadının canını farkli şekillerde yaktın. Onların da intikamını alacağım senden. En büyük hayalin beni sikmekti değil mi? Bakalım elinden erkekliğini alınca geriye ne kalacak senden? diyerek yeniden bayılttı çünkü Can hayli uzun ve güçlü, kasları olan bir adamdı. Onu farklı bir pozisyona almak için ikinci kez bayıltma sebebi buydu.

   Can'ı bayılttıktan sonra onu tamamen soyup  önceden tavana monte ettiği kancalara zincirleyerek aşmıştı. Ayaklarını da açık bırakacak şekilde almış olduğu demir boruya kelepçeledi. Şimdi karşısında bekleyen bir et parçası vardı. Can yavaş yavaş kendine gelmiş, almış olduğu pozisyondan hayli korkmuş, bir o kadar da öfkelenerek bağırmaya başlamıştı. Saçlarından çekerek arkasına geçip ağız topunu zorla ağzına geçirmiş "Şimdi bağır bakalım bağırabildiğin kadar" diyerek eline almış olduğu straponu önce Antep biberine bulamış, sonra da olanca hızıyla götüne sokmuştu. Seni sikmek için efor sarfetmeyeceğim, sadece bu başlangıç için minik bir eğlence. Henüz başlamadık bile diyerek kahkaha attı.



   Bu Can için utanç verici bir şeydi, şimdiye kadar hiç sikilen biri olmadığı için aklından türlü türlü şeyler geçmekteydi. Götüne giren alet ile hafif bir inilti eşliğinde kendini öne doğru ittirmişti. Daha sonra ocakta bir yandan ısınmakta olan demir şişi alıp penisinden içeri sokup mil çekti. Can'ın çığlıkları odanın dört bir yanında yankılanıyordu. O acıyla bağırıp inledikçe, Özlem inanilmaz keyfe geliyor ve daha da canını yakıyordu.

   Bir süre daha acı çektikten sonra bayılmıştı. Can'ı  öylece asılı bırakıp yukarıya çıktı, almış olduğu küçük balıkçı olta kancalarını hazırlamaya vakti yetmediğinden ancak vakit bulabilmişti. Hazır Can da acıdan tekrar bayılmışken küçük kancalarla deri bir kırbaç yapmak için dolaptan çıkarttığı deri yeleğini küçük şeritler halinde kesip, her bir şeridi parmak kalınlığında iplere çevirmiş, ucuna, ortasına ve rastgele her bir şeride düzensiz ama bir araya toplandığında belli hizaya denk gelecek şekilde kancaları dikmeye başladı. El yapımı, uyduruk bir kırbacı olmuştu. Görüntü bakımından şahane olmasa da işlevi onun için yeterliydi. Küçük şeritler halinde kesip, oltaları diktiği deri ipleri bir araya getirdi ve elinde sağlam tutabilmek için uçlarını birleştirip yuvarlak bir sopaya zımbaladı. Birleştirdiği yeri sağlamlaştırmak üzere üzerini silikon tabancasıyla sabitledi. Uyduruk kırbacını hazırlamış, Can'ın yanına gelmişti. Can ise iniltiyle karışık "Yardım edin, kurtarın. Yardım edin" diye sayılıyordu.



   Hazırlamış olduğu kırbacı göğsüne doğru salladı. "Seni elimden kimse alamayacak!" diyerek her vurduğu darbeyle, kancaların ucuna minik minik et parçaları bedeninden kopup, oltanın ucuna yapışıyordu. Büyük bir acıyla kendine gelen Can artık yalvarmayı kesmişti. Artık ne söylese fayda etmeyecekti, bağırmak için gücü de tükenmişti zaten. Sadece bu işkencenin bir an önce bitmesi için içinden dua etmekten başka elinden gelen hiçbir şey yoktu.



   Göğsünden aşağı doğru akan kanlar öyle güzel görünüyordu ki Özlem'in gözüne, canı birden bire şarap çekmişti. Kendi kendine gülümsedi, hayret dedi; "Şarap içerken kan aklıma geliyor, kanı görünce de şarap."



-Bir yere kımıldama sakın, ben şarabımı alıp geliyorum, sana da getireyim mi? Ahh sahi şarap sana dokunuyordu değil mi? Başka bir şeyler getireyim mesela viski? Hı? Ne dersin viskici? Karşılıklı bir şeyler içelim mi? diye şuh bir kahkaha attı. Ardından yıllanmış şaraplarla dolu vitrinden eline geçirdiği ilk kırmızı şarabı aldı. Bu %70 cabernet sauvignon, % 20 merlot ve % 10 cabernet franc üzümlerinden yapılmış Château Lafite Rothschild'di. Büyükçe bir kadehin içine özenle boşaltıp, bir yudum aldı. Ardından diğer içkilerin olduğu dolabı açıp eline geçirdiği herhangi bir viski şişesi ile birlikte aşağı kata indi.

   Can'ın açılan yaralarına yavaş yavaş açmış olduğu viski şişesini boşaltmaya başladı. "Ahh kusura bakma saf alkol almayı unutmuşum, bununla idare edeceksin artık." diye alaycı bir şekilde konuştu.  "Üflememi ister misin?"  diyerek Can'ın göğsüne doğru yaklaştı. Burnuna gelen kanın kokusu onu iyice tahrik etmiş, parmağının ucuyla yaralarının üzerine dokunup, yavaş yavaş parmaklarını dolaştırmaya başlamıştı. Ellerine bulaşan kanı burnuna doğru yaklaştırıp bir kere daha kokladı. Artık içinden çıkan canavara dur diyemezdi. Daha da canını yakma dürtüsüyle şarabından bir yudum daha alarak odanın içine şöyle bir bakınırken, gözüne aşırı ısınıp kıyafetleri yaktığı için artık kullanamadığı ütü ilişti. Hemen ütüyü eline alarak fişe takıp ısınmasını bekledi. Can'ın gözleri yerinden fırlayacakmış gibi açılmıştı:



-Hayır! Hayır, lütfen düşündüğüm şeyi yapma! diye yalvarmaya başlamıştı.



   Özlem artık transa geçmiş, Can'ı duymuyordu bile. Isınan ütüyü fişten çıkartıp Can'ın önce karnına, sonra kasıklarına ütüyü bastırmaya başladı. Etrafı yanık et kokusu kaplanmış, Can'ın feryatları iyice kulağını tırmalarcasına odanın içinde yankılanmaya başlamıştı. Daha fazla dayanamayıp yine bayıldı.



   Özlem ellerine bulaşan kana tekrar baktı, daha fazla kan istiyordu. Yanan etleri kanayan yaralarını dağlamış, kanı durdurmuştu. O yüzden yeniden kanatması gerekiyordu. Almış olduğu malzemelere şöyle bir göz attı. Eline geçen avcı bıçağı ile hiç düşünmeden göğsünün tam ortasina kocaman bir Y harfi çizerek yeni bir yara açmıştı. Önce öylece durup ılık ılık akan kanın, Can'ın bacaklarına doğru inmesini izledi. Bir süre sonra Can'ın takâti artık tükenmiş, dizleri bedenini taşıyamaz olmuştu. Şimdi yeniden kan kokusu, yanık et kokusuyla birbirine karışmıştı.  Parmaklarını çizmiş olduğu Y harfinin üzerinde gezdirdi. Sonra o kanlı parmaklarını kendi boynundan aşağı doğru göğüslerinin arasına kadar indirmişti. Bu çok tahrik ediciydi! Can yarı açık gözleriyle Özlem'i izliyor, bir yandan bitir artık diye geveliyordu.



   Özlem gömleğinin düğmelerini yavaş yavaş çözmeye başladı. Bir eliyle sol göğsünü avuçlamış, diğer elini ise belinden pantolonunun içine sokup  kilodunun üzerinden kendisine dokunuyordu.



-Manyaksın sen, nasıl bir ruh hastasısın! Tanrım nasıl bir kadınsın sen! Böyle bir durumda geçmiş karşıma mastürbasyon yapıyorsun. Yalvarırım ya öldür ya son ver bu oyuna, çok canım yanıyor. Yetmedi mi daha? Daha ne kadar tutacaksın beni böyle? Hadi çöz beni.



   Özlem bu sözleri hiç duymuyordu bile, kanın kokusuyla kendinden geçmiş, Can'ın gözleri önünde kendi içine parmaklarıyla girip çıkıyordu. Bir süre sonra deli gibi inleyerek orgazm olmuştu, nefesini kontrol altina alarak:



-Yalvar! Daha yalvar ki o zaman acırım belki sana.





Devam edecek.


Kanın Kokusu 4.Bölüm

-Sonra normal bir cinsellikten haz etmediğini, seninle birlikte olan kadının vahşi ve doyumsuz olmasından hoşlandığını hatta çok daha hardcore bir birleşme sevdiğini... Hmm ne bileyim işte canının yanmasından büyük bir haz aldığını, özellikle ayaklara olan tutkunu; hatta sadece ayak baş parmağımı yalarken bile bir volkan gibi patlayabileceğini, özellikle de belli bir safhadan sonra ellerinin hatta gözlerinin bağlanarak sana zorla kendini siktiren bir kadından inanılmaz zevk aldığını söyledin. Ne yani şimdi tüm bu söylediklerinin hiçbirini hatırlamıyor musun?!



-Ben mi söyledim tüm bunları! (Ne içtik biz dün gece ya?!)



.........



Can, Özlem'in tüm bu saydıklarından bahsederken aldığı keyife, şaşkınlıkla ve istem dışı Özlem anlattıkça sertleşmesine ve yeniden ereksiyon haline gelmesine kendisi bile inanamıyordu. Evet hardcore bir seks severdi ama bunun için kurbanın kendi değil kadınlar olması gerekiyordu, hep böyle olmuştu. Bu işte bir yanlışlık vardı ama "Hiçbir şey hatırlamıyorum" demekte fazla ısrarcı olup Özlem'in büyük bir mutluluk duyarak ballandıra ballandıra anlatmasını tamamen bir fiyaskoymuş gibi bozmak istemedi. (Yani kısaca yiğitliğe bok sürmedi de denebilirdi)



   Can'ın bir tek Yeşilçam'daki ünlü Şaban tiplemesi gibi havaya girerek "Öyleydim di mi?" demediği kalmıştı. Yani tüm bu anlatılanların yaşanmış olduğuna inanmaya çalışmış fakat bir türlü kafasında oturtup hatırlayamamıştı. "Madem böyle bir ilişki seviyor olsun, benim hevesim geçene ve yeni bir kadın avlayana kadar böyle devam ederiz. Sonuçta sikiyorum ya" diye geçirdi içinden.



.......



-Ya tabi aslında herkese itiraf etmem bunları, demek ki sana nasıl tutulduysam artık, senin yanında ben olmak istedim ama keşke biraz hatırlasaydım. Her şey kopuk kopuk, bir daha şarap falan içmeyeceğim.  İstersen yeniden yapalım bir de ayık kafayla, hmm ne dersin?



- Ahh ben de isterdim ama öyle çok yordun ki beni, mutfağa su almaya bile tutuna tutuna indim ve sanırım ben de fazla kaçırdım dün gece. O yüzden bozulmazsan şayet duş alıp kahvaltını ettikten sonra gidebilir misin? Çünkü kolumu bile kıpırdatacak halim yok.



-Tabi tabi sen nasıl istersen. Hatta ben giyinip hiç kahvaltı faslına girmeden de gidebilirim. Hiç sorun değil, nasılsa bundan sonra günler ve geceler bizim.



-Tamam vallahi kusura bakma öyle başım ağrıyor ki anlatamam. İnan ben de bugün hiçbir şey yapmadan seninle yatağın içinde kalmak isterdim ama senin yanında uslu kız olmak zor.  Dinlenmek için sadece  bugünüm var, yarın şirkette bir sürü işlerim var, muhtemelen tüm hafta boyunca da oradan oraya koşturacağım. O yüzden enerji toplamam lazım, harcamam değil diyerek bir an evvel Can'in evden gitmesini sağladı.



   Can'ın kapıdan çıkmasının ardından, hemen yatak odasına çıktı. Pencereleri açtı, yatağın çarşafını, yastığın kılıfını yırtarcasına çıkartıp battal boy çöp poşetinin içine tıkıştırdı. Doğruca lavaboya koştu, ellerini kaç defa yıkadığını fark etmedi bile. Değil o adamın koynuna girmek, teninin değdiği çarşafa bile dokunmak istemiyordu.



.......



    Öğle olmak üzereydi ve henüz kahvalti bile yapmadığını fark ederek mutfağa indi. İki dilim ekmeğin içine biraz peynir koydu, yanında da bir bardak taze sıkılmış portakal suyu ile kahvaltısını yapmaya başladı. Küçük Bey de baya baya canlanmıştı. Geldiği günden beri sokak yüzü görmemişti, o yüzden sürekli havlayıp "Beni sev artık" dercesine patilerini masanın üzerine koyarak dikkatini çekmek için yapılmadık şaklabanlık bırakmıyordu.



   Özlem kahvaltısını bitirdikten sonra Küçük Bey'i de alarak gezintiye çıktı. Sahil kenarında yürümek iyi gelmişti, dün gece sıkıcı ve gereksiz sevgili rolünü oynamanın, bütün vücudunu yay gibi gerdiğini bu temiz havanın verdiği huzur ve rahatlama sonunda farketmişti. Bir süre daha dışarıda kalıp, güneşin batmasına yakın eve geldi. Küçük Bey doğru su kabına, Özlemse doğru salona atmıştı kendini.



.......



   Günler su gibi akıyordu, sipariş ettiği kemik ve et kıyma değirmeni de gelmişti. Artık sona yaklaşıyordu. Can için bir son, Özlem içinse sonun başlangıcıydı. Can ile arasındakileri asla köle-efendi ilişkisi olarak değerlendirmiyordu. Ona karşı tamamen barbarca hisler besliyordu. Sadizmin doruklarında yaşamasından dolayı eline geçen bu fırsatla intikam almayı düşünüyordu, Can'a ise ruhunu huzura erdirmek için kullanacagi bir et parçası olarak bakıyordu. Şayet canı bir köle almak isteseydi office boy'u bunun için biçilmiş kaftandı. Üzerinde biraz oynayarak office boy'unu istediği kıvama getirip, seneler boyunca dilediği gibi kullanabilirdi. Zaten office boy'u da bunun için hayli meyilliydi. Çünkü "Peki Özlem hanım" demek yerine çoğunlukla "Emredersiniz efendim" diye hitap etmesi dikkatinden kaçmamıştı.



........



   Hafta içi yoğunluktan dolayı Can'la sadece telefonda -kah sesli kah mesajlaşarak- iletişimde kaldı. Can sürekli buluşmak istese de işlerini bahane ederek ama arayı da sıcak tutmak için, çok sık olmasa da uzun uzun telefonda konuşarak hafta ortasına kadar gelmişlerdi.



-Önümüzdeki Cuma gününden sonra 1 hafta kendime kafa tatili vereceğim, işlerden çok bunaldım. Senin de işin yoksa ve eğer canın istiyorsa bir haftalığına adaya kaçalım mı? Hem orada bol bol istediklerimizi yaparız diye imali bir mesaj yazdı.



-Vuhuu! Tamam ben hemen yer bakayım.



-Hayır gerek yok, çok sevdiğim birinin yazlığı var orada, kendisi yıllardır oturmuyor. Yedek anahtarı bende mevcut, gözlerden uzak bir hafta çılgınlar gibi yaşarız ne dersin? Ben cumadan gideceğim, evi biraz havalandırırım falan. Sen de cumartesi günü gelirsin.



-Anlaştık, nasıl istersen Kızıl Kontes. Cuma cumartesi, pazar...Sen hangi gün dersen gelirim.



   Adaya bir gün önceden gitmesinin asıl sebebi  almış olduğu tüm malzemeleri taşımaktan ve ortamı hazırlamaktan başka bir şey değildi. Üstelik 6 senedir hiç gidilmemiş, içine hiç girilmemişti. Anılarla dolu kocaman bir ev, muhtemelen örümcek ağları ve toza bulanmıştı ve tamamen yalnızlığına terk edilmişti. Orayı özellikle seçmesinin asıl/tek sebebi; ölen sevgilisi ile yazları hep birlikte yaşadığı yer olması ve ölene kadar bu evde yaşlanacaklarina dair birbirlerine söz vermeleriydi. Hem böyle manidar bir anlam yüklemesi, biraz olsun içindeki acının küllenmesine vesile olabilirdi. Can'a yapacaklarından sonra, bu güne kadar çekmiş olduğu tüm mental acıları son bulacak, belki bundan sonraki hayatını artık anılarda yaşamayacaktı, normal fakat daima siyah zevkleri olan zihninin, karanlık koridorlarında bir ışık hüzmesi gibi parlayan geleceğe doğru yelken açabilecekti. Kendini buna inandırarak tüm planını kusursuz yapmak istemesi, sırf bu yüzdendi.



....



Her şeyi ayarlamak için 24 saaten fazla zamanı vardı. Cuma sabahı daha önceden aldığı tüm malzemeleri kontrol ederek tek tek bir valizin içine yerleştirdi. İp, testere, çekiç, iğne, zincir, kanca, zımpara kağıdı, silikon tabancası, küçük olta kancaları, çivi, boru kelepçesi, avcı bıçağı, kelepçe, strapon, ağız topu... Herşey tamamdı. Tek eksik tel zımba ve kırbaçtı ama kırbaç satın almaya vakti yoktu. Üstelik böyle bir şeyi almak için sex shop'a girmek çok gereksizdi. O yüzden pantolon kemeri gayet de iş görürdü.



   Ekstradan bir kaç paket jumbo boy siyah çöp torbası ve bağ makasını da koymayı ihmal etmedi. Hepsini yavaş yavaş arabaya taşıdıktan sonra, son olarak sipariş ettiği otomatik kemik ve et değirmenini arabanın bagajına koymak kalmıştı. Onu da güzelce hediye paketi yaparak arabasına taşıdı. Tüm kontrolleri yaptığına emin olduktan sonra  alarmı kurup Küçük Bey'i de yanına alarak doğruca limana gitti. Küçük bir surat teknesi kiralayip adaya doğru yola çıktı. Ada'ya geldiğinde iskeleden hemen yolcu taşıma hizmetleri ile ilgilenen birini buldu. Fiyatta anlaştıktan sonra evin adresini verdi. Sonrasında kendisi de bir motor kiralayıp kilisenin oraya doğru yola çıktı.

   Ev adanın en yüksek tepesinde, tüm manzaraya hakim, etrafı ormanla kaplı, yakınlarda başka bir ev bulunmayan, koskocaman dubleks bir binaydı. Eve geldiğinde tüm anıları canlanmış, sevgilisi ile yaşadığı tüm hatıralar bir film şeridi gibi gözünün önünden geçmişti. Gözleri dolmuştu, ağlamamak için kendisini zor tutuyordu. "Şimdi bu eve sensiz nasıl gireceğim" diye kalbinden geçirdi. Ama buna mecburdu çünkü yılın bu ayı çoğu yazlıkçılar, özellikle okula giden çocuğu olanlar evlerine dönmüş, ortam bir nebze de olsa -özellikle geceleri- sessizleşmiş ve sakinleşmişti. Üstelik etrafta fazla yakın ev ve işletme olmadığı için de zemin Can'ın canını almak için gayet uygundu.



   İçeri girdiğinde önce tüm eşyaların üzerine örtülmüş olan çarşafların tamamını özenle topladı. Her üstünü açtığı eşyanın üzerinde parmaklarını gezdirdi, ne çok anısı vardı.



   Gözlerinden akan yaşlara aldırmayıp, güçlü durmaya zorladı kendisini. Evin her köşesi ayrı bir hatıra doluydu, bir tek bodrum katındaki çok da küçük sayılmayan ardiye gibi kullandıkları, daha doğrusu kullanmadıkları eşyaları koydukları oda dışında, evin her santiminden bir hayat hikayesi çıkacak öyküsü vardı.



   "Evet burası uygun" diye geçirdi içinden ve hemen odayı düzenlemeye başladı. Sonra tüm malzemeleri bodrum katına taşıyıp her şeyi kusursuzca ayarladığına emin olduktan sonra buzdolabının fişini taktı. Sonrasında kiraladığı motora küçük beyi de alıp sahildeki marketten yiyecek bir şeyler almak üzere evden çıktı.



   Gerekli tüm malzemeleri aldı ve hepsini tek seferde getirmek için bu sefer de marketin taşıma servisinden yardım istedi. Aksi halde kullandığı motorla hem köpek, hem kendi, hem de aldığı malzemeler asla tek seferde taşınamazdı. "Keşke küçük beyi evde bıraksaydım." dedi ama artık bunun için çok geçti. Almış olduğu tüm erzakları taşıyan market çalışanına bahşişini verdikten sonra tek tek buzdolabına yerleştirdi, evet evde bir hafta yetecek yiyecek ve içecek ihtiyacı karşılanmıştı. Ardından kendisine hemen aparatif birşeyler hazırlayıp yedikten sonra Can'ı aradı. Can gelirken birşey isteyip istemedigini sorduğunda "Evde her şey tamam bir tek sen eksiksin ama yine de ekstradan içecek bir şeyler getirmek istersen getirebilirsin" dedikten sonra havadan sudan konuşmaya başladı. Onu özlediğinden ve vahşice sevişmek için sabırsızlandığından hatta onu geldiğinde çok büyük bir sürpriz beklediğinden bahsederek konuşmayı sonlandırdı. Can'ın hiçbir şekilde huylanmaması için  en seksi iç çamaşırı ile aynanın karşısında fotoğrafını çekerek  "Bedenim seni bekliyor! Çabuk gel artık." yazıp yollamıştı.



   Hazır yarı çıplakken ılık bir duş alıp, kendisini daha fazla uykusuz bırakmak istemediğini farketti. Bir an evvel yatıp sabahın olması için doğruca banyoya doğru ilerledi. Sıcak su iyi gelmişti, duş başlığından akan su, tozlarla birlikte bütün yorgunluğunu da alıp götürmüştü. Saçlarını bile kurulamadan öylece yatağa yatmış ve derin bir uykunun kollarına bırakmıştı kendisini.



.......



   Yatağa atlayan küçük beyin yüzünü yalamasıyla uyandı, oda hala karanlıktı. "Daha sabah olmadı mı?" diye içinden geçirirken, perdeleri açmadığını fark etti. hemen yataktan doğrularak perdeyi açtı.



   Sabah olmuş, güneş neredeyse tepenin ardından doğmuştu. Evin tahta panjurlarını da açıp pencerenin önünde kollarını iki yana kaldırarak genleşti. Doğanın kokusunu icine derin bir sekilde çektikten sonra ağır adımlarla mutfağa doğru ilerledi. Kendisine bir kahve suyu koyup balkona çıktı. Sanki biraz gergindi. İntikam almak için can atıyordu ama bu güne kadar sadece can yakmıştı oysa bu sefer can alacaktı. Soğukkanlılığı da gereksiz tedirginliği de beraberinde hissediyordu. Onun asıl canını sıkan; Can bu sefer alkollü gelmeyecekti ve illaki tutkulu bir şekilde öpüşme faslının ve bir sevişmenin  gerçekleşmesi gerekliliğiydi. Çünkü sözde sevgiliydiler.



   Evet, işte tüm gerginliğinin ve vücudunun kasılmasının sebebi buydu, yoksa Can'a yapacaklarından zerre pişmanlık duymayacağını, bilakis bunu büyük bir zevkle yapacağını biliyordu.



   Tüm bunları düşünürken telefonu çaldı. Arayan; adaya gelmek için tekneye bindiğini ve yaklaşık 20 dakika sonra iskelede olacağını haber vermek isteyen Can'dan başkası değildi. Evet, yarım saat, en fazla bir saat sonra bu kapıdan Can canlı olarak ilk ve son kez girecekti. Bir an için gözlerini kapayıp Can'ın can çekişlerini hayal etti.





 Artık hazırdı.





Devam edecek

Kanın Kokusu 3.Bölüm

   Restorana geldiğinde kendileri için rezerve edilmiş masaya doğru sakince ilerledi. Can henüz gelmemişti. Sandalyesini çekip oturması için bekleyen garsona tebessüm ederek oturdu.



   Garson beklenilen kişi gelene kadar önden bir şeyler içmek isteyip istemediğini sordu, aldığı cevap üzerine masaya şarap menüsünü bıraktı. Menüye biraz göz gezdirdikten sonra:

-10 dakika kadar buz kovasında bekletilmiş Royal DeMaria istiyorum, beyaz olsun lütfen, diyerek cevap verdi.



   Yaklaşık 10 dakika sonra istediği soğukluğa hazır halde gelmiş şarabından bir yudum almıştı ki Can'ın sesini duydu:



 -Çok özür dilerim, malum İstanbul trafiği. Çok bekletmedim umarım. Hmm Royal DeMaria en sevdiğim şaraplarındandır. Ortak zevkimiz olduğuna sevindim. Aslında ben daha çok viski severim pek fazla şarap kültürüm yoktur.



-Rica ederim ben belki biraz erken gelmiş olabilirim. Malum öğle arası, ne olacağı pek belli olmuyor. Her an şirketten çağrılabilirim (Bu attığı yalana kendi bile inanmamıştı ya neyse)

-Ah evet gündüzleri alkol alacaksam şayet beyaz şarap içmeyi tercih ediyorum. Aslında tam bir kırmızı şarap müptelasıyım.



   Sohbet gayet güzel gidiyordu. Yemekler yenmiş, tatlı siparişi verilmişti.



-Krem brule güzel bir tercih. Ben de çok güzel yaparım. Bir gün kendi ellerimle yaptığımı yedirmek isterim size Özlem Hanım.



-Lütfen sadece Özlem diye hitap edebilirsiniz. Hatta bu sizli bizli konuşmaya da bir son verelim. Kendimi arkadaş olduğum biriyle değil de sanki ortak iş yapacağım biriyle görüşüyormuş gibi hissediyorum.



-Oh bir an için rahatladım valla. Ben de sizin, pardon senin profilini didik didik ettim. Yazışma stilin hep resmi, o yüzden karşında çapsız biri gibi görünmek istemediğimden kendimi kasıp duruyordum. Ee ne diyorsun tatlı teklifime?



(Ne kadar ucuz bir teklifti bu, aklı sıra tatlı yapmak bahanesiyle eve davet edecekti,hiç bozuntuya vermedi)

-Neden olmasın, belki yakın bir zamanda yeriz diyerek gülümsedi.



    Haftasonu icin yeniden sözleşerek ayrıldılar. Özlem'in içinden bu oyuna bir an evvel son vermek ve ruhunu huzura erdirmek geçse de dikkat çekmemek adına tekrar gündüz buluşmayı tercih edeceğini söyledi.



 Can ise (Başına geleceklerden habersiz) biraz zor biri olsa da eninde sonunda benim olacak gözüyle bakıyordu Özlem'e. O yüzden o da şimdilik ne derse "Tamam" diyerek üstelemiyordu. Başka biri olsaydı bu kadar peşinde koşmazdı ama bu kadında bir şey var. Garip bir çekim, kim bilir belki de hemen kollarıma koşmadığı için cazip geliyor diye geçirdi içinden.





   Hafta içinde bir kaç kere daha buluşup kahve içerek samimiyeti biraz daha ilerlettiler. Özlem daha fazla bu mıç mıç ilişkiye katlanamayacağını  hissettiği için bir an evvel sonuca gitmek istediğini fark etti. Çünkü yalandan da olsa sevgili olmuş gibi yapmak hiç keyif vermiyordu. Bu sebeple hafta sonundaki gündüz buluşmasını akşam yemeğine çevirdi, oradan da romantik olmaya çalışarak ona takip isteği gönderdiği ve isteği kabul ettiği yere; bara gitmeyi teklif etti. Can'ın gözleri bu teklif karşısında, şaşırmış ve bir o kadar da mutlu olmuş olduğundan fal taşı gibi açılmıştı. Sadece "Harikaaaa!" diyebildi. Bir kaç dakika sonra heyecanla  "Dışarıda mı yoksa?" diyerek cevap bekler gibi Özlem'in gözlerinin içine baktı.





   Özlemse gayet cool bir şekilde "Yemeği dışarda yeriz, sonrasını da kadere bırakalım bakalım ne olacak?" diye çapkın bir bakış fırlatıp minik bir kahkaha atmıştı.

   Hafta sonu görüşmek üzere vedalaşıp ayrıldılar. Özlem şirketi bayağı boşladığının farkındaydı, o yüzden öncelik olarak şirkete uğradı.



 .....





   Akşam üzeri eve geldiğinde hiçbir şey yapmadan doğru salondaki büyük kanepeye kendini boş bir çuval gibi bıraktı. Bir süre hiçbir şey yapmadan tavandaki bir noktaya odaklanarak düşünmeye başladı. Can'a yapacaklarından sonra hiçbir iz, hiçbir delil bırakmak istemiyordu. O yüzden almış olduğu malzemeleri şöyle bir aklından geçirdi.



   Evet her biri işkence aletine dönüşecek şekildeydi fakat yeterli değildi. Can'ın kemiklerini bile yok etmek istiyordu. Bunun için en uygun ne olabileceği konusunda en küçük bir fikir bulamazken, ilk etapta aklına çöp öğütme makinesi geldi. Ama bu yeterli olmayacağı için et ve kemik kırıcı manuel bir kıyma makinesi olsa çok güzel olurdu diye geçirdi içinden. Yerinden kalkıp hemen internetten araştırma yapmaya başladı. Tam aradığı ürünü bulmuştu. "Et kemik değirmeni, otomatik kemik kırıcı makine, kargo dahil 963.38"

   Ancak yurt dışından sipariş vermek zorundaydı. Bunun için belki bir ay kadar beklemek zorunda olacağı için hemen vazgeçti. Belki online değil de bunun satışını yapan yerlerden göre göre alabileceğini düşünürken gözüne x sitesindeki ilana takıldı. Bu site de yabanci bir siteydi ama şansını denemek istedi ve hemen:



"Hi,

I’m interested in your product Meat and bone grinder/bone milling machine/animal bone crusher for sale. I would like some more details." diye yazarak iletişime geçti.



   Otomatik mesajın gelmesi ile 24 saat içinde iletişime geçebileceği cevabı geldi. Şayet ürün göründüğü gibi ev tipiyse alabileceğini söyledi. Karşı taraf da bunu onaylayıp, 5 iş gününde teslim garantisi verdi. O sebeple 1 hafta daha bekleyebilirdi. Hemen siparişi vermişti.



   Keyfi biraz olsun yerine gelmiş hatta aniden acıktığını bile hissetmisti. Doğruca mutfağa yöneldi ve gece için fazla ağır olmayacak bir şeyler atıştırdı. Küçük Bey'in de mama kabını kontrol ettikten sonra yatak odasına çıktı. Olabilecekleri hayal ettikçe keyifli bir şarkı mırıldanmaya ve melodinin eşliğinde hafifçe raks ederek üzerindekileri çıkartmaya başladı.



   O kadar keyifliydi ve dans ederek soyunmaya kendini kaptırmıştı ki sanki duş alıp tek başına yatacak kişi kendi değildi. Striptiz sanatçısı gibi üzerindeki her bir parçayı yavaş yavaş ahenkle çıkartmış ve her çıkarttığı parçayı elinde sallayarak oraya buraya atmaya başlamıştı. Tamamen çıplak kalınca da deli gibi seks yapacakmış gibi bir an da heyecanla duraksadı. Banyoya giderken yine boy aynasında çıplak vücuduna baktı. İki parmağı ile göğüs uçlarını tutup çekiştirdi. Meme uçlarının bu etkiye tepki vermesi gecikmemişti hemen fındık tanesi iriliğinde dikilerek ereksiyon olmuşlardı. 



Hmm hınzırlık yapma zamanı.



...



   Cuma sabahı iletişime girdiği satıcıdan gelen cevapla havalara uçtu, sipariş ettiği ürün  gerçekten de ev tipiydi ve en geç çarşamba günü elinde olacak şekilde bugün kargoya verilmek üzere hazırlanmıştı.

Şirkete geldiğinde doğru odasına geçti. Elinde bir fincan yeşil çay tutarak suç işlemiş gibi kapıda dikilen office boy'unun ürkek bakışları dikkatini çekti.



-Ne bu surat? Ne oldu?



-Şe..şey Özlem Hanım. Mm şey...



-Neyyy çocuk! Ney? Durduk yere sinirlendirme beni, geveleme de söyle ney?



- Peki efendim. Şey oldu. Onu haber verecektim.



-Çatlatma insanı! Ne oldu yahu? Ne haberi, neyin haberi?



-Bugün Cuma efendim.



-Ee ne var bunda, cumaya mı gitmem gerek? Biliyorum bugün cuma, hatta yarın da cumartesi.



- Ayın 13'ü Özlem Hanım ve Eylül ayindayiz. Yani bu günü size bir gün önceden haber vermem için beni sıkı sıkı tembihlemiştiniz ama be...ben hatırlatıcıyı bugün için ayarlamışım. Çok çok özür dilerim.



   Evet, nasıl unutabilirdi bu günü? Kızması gereken office boy'u değil kendisiydi aslında. Can'la olan diyaloglarına, ona yapacaklarına odaklanmışken, sürekli bu fikirlere yoğunlaşmışken... Tamamen uçup gitmişti aklından. Hepsi Can yüzündendi, nasıl unutabilmişti bugünü?



-Lanet olsun!

 dişlerinin arasından söylemişti bunu. 



-Tamam çık dışarı!



-Ö..Özür dilerim.



-ÇIK!

   Öfkeyle masasının arkasına geçti ve masanın üzerinde ne var ne yok elleriyle sağa sola savurdu. Hırsını bir türlü dindiremiyor, "Bu günü nasıl olur da  unuturum" diye bir türlü kendini affetmiyordu.



   6 koca yıl olmuştu ve her sene yıl dönümünde bugüne kadar tek sevdiği adamın kollarının arasında can verdiği yere gider, oradan da mezarına gidip tüm gününü sevdiği adamla birlikte geçirirdi.





   Hızlıca odasından fırlayıp şirketten hışımla çıktı. Arabasına bindiği an gözyaşlarına daha fazla hakim olamadı. Bağıra bağıra, hıçkıra hıçkıra ağlıyor, bir yandan da "Özür dilerim aşkım, bugünü unuttuğum için özür dilerim, çok özür dilerim. Ama sana yemin olsun bunu misliyle telafi edeceğim. Seni unutmadım ve asla unutmayacağım, bir daha olmayacak, bekle geliyorum!" diyerek haykırıyordu.





   Güneş batmış, hava hafiften kararmaya yüz tutmuştu. Alacakaranlıkta mezarlıktan çıkıp arabasına binmek üzere kapıyı açtı. Arabanın içinde bir süre öylece oturmuş, acıyan ruhunu biraz olsun hafifletmek amacıyla içinden sürekli şu sözleri tekrarlayıp duruyordu.



"Çok az kaldı, evet çok az. Bana bu acıyı yaşattığına seni milyonlarca kez pişman etmeme çok az kaldı"



Tabi ki Can'dan bahsediyordu.



   Eve geldiğinde kendisini çok yorgun, çok halsiz hissediyordu. İçeri girerken kucağına atlayan köpeğinin başını okşayacak kadar gücü dahi yoktu sanki. Bir fincan papatya çayı yaptı kendisine ve çayını tam bitirmeden oturduğu yerde uykuya yenik düştü.



   Pecereden gözüne vuran güneş ışığıyla, salonda uyuyup kaldığını fark etti. Doğruldu, oturduğu yerden gerinerek sırt kaslarını gevşetmeye çalıştı. Her yeri -özellikle de boynu- tutulmuştu. Bugün Can ile ilk akşam yemeği olacaktı, o yuzden hemen sıcak bir duş alıp kahvaltısını yaptı. Ardından kas gevşetici bir ilaç ararken gözüne başka bir ilaç kutusu ilişti. Eline aldı, içi doluydu. Hemen son kullanma tarihine baktı, 2020 yaziyordu. Hala kullanılabilir olması hoşuna gitti çünkü eline aldığı ilaç kutusu bir boğayı yarım saat içinde uyutacak kadar etkili uyku ilacıydı. Bunu sevgilisi öldüğünde psikiyatristi geceleri sabaha kadar hiç uyanmadan yatabilmesi ve kâbus dolu günleri uykuyla hafifletebilmesi için vermişti.
Bu  çok işine yarayacaktı. İlacin tarihinin geçmemiş olmasına olan sevincinin nedeni ise ilaçtan zehirlenip hastenelik olmasının tüm planlarının alt üst olması anlamına gelmesiydi. Hoş, uyku ilacı hiç aklında yokken tamamen spontane bir fikir olarak gelişmişti ve gayet de mantıklı bulmuştu. Çünkü asıl büyük oyun için bir hafta daha beklemek zorundaydı.



 ....



   Kas gevşetici hapını içtikten sonra Can'ı aramak için telefonunu ararken telefonu çalmaya başladı. Dünden beri hiç telefona bakma gereği duymadığı için telefonunu nereye koyduğunu bulmaya çalıştı. Ses vestiyer tarafından geliyordu. Sesi takip edip, telefonu çantasından çıkarttı. Arayan Can' dı. "İti an çomağı hazırla" diye geçirdi içinden ve telefonu olabildiğince neşeliymiş süsü vererek cevapladı.



-Alo...

-Gayet iyiyim, sen nasılsın?

-Evet. Tabi ki biliyorum.

-Hı hı, tam 8'de orda olurum.

-Hayır hayır gelmene gerek yok. Adresi biliyorum, ben de zaman zaman oraya giderim.

-Yok yok arabamla gelmeyecegim, malum alkol alacağız, bir taksiyle geçeriz bu tarafa.

-Tamam, öptüm. Görüşmek üzere.



 Konuşmayı sonlandırmıştı.





   Akşam yemeği için çok şık ve seksi olması gerektiğini düşünerek hemen yatak odasına çıktı. Henüz ne giyeceğini kararlaştırmadığı için odası bir hayli dağılacak ve sonrasında da deneyip çıkarttığı tüm kıyafetleri yine tek tek yerine kaldıracaktı.





   Bu kaçıncı deneyip yatağın üzerine fırlattığı elbiseydi bilmiyordu. Ne giyse sanki hep iş kadını gibi klasik geliyordu gözüne. Uzun yıllardır seksilikten uzak, şık ama sade bir giyim tarzını benimsediği için gardırobunun neredeyse tamamı  bu tarz kıyafetlerle doluydu. Biraz mola verip, kafasında kombinleyeceklerini sakince planlamak için bir anlık yatak odasından çıkıp salona geçti. Birden aklına akşam için giyeceği seksi kıyafeti neden gardırobu yerine mağazalarda aramayı tercih etmediği geldi. Hemen yatak odasına çıkıp, dağıtmış olduğu tüm kıyafetleri özenle yerine kaldırdı. Ortalığı topladığına tam emin olunca üzerine alacağı kıyafeti rahat rahat deneyebilmesi için kolay giyinip, soyunabileceği bir şeyler geçirip doğruca mağazanın yolunu tuttu. Kadıköy'de uzun zamandır uğramadığı ama önceleri daima oradan alışveriş yaptığı bir mağaza vardı. Burada satılan  kıyafetlerin ikinci bir örneği başka hiçbir yerde yoktu. Tamamen tasarım üzerine satış yapılan şık bir mağazaydı ve müşterileri de sayılı kişilerden oluşuyordu.



   Mağaza sahibi Özlem'i görünce haliyle çok mutlu olmuştu. Küçük bir hasret giderdikten, hal hatır kelamı ettikten sonra Özlem kısaca akşam yemeğine çıkacağını, bu yemeğin özel biriyle olacağını ve bunun için şık ve seksi bir kıyafet almak istediğini söyleyip gerisini mağaza sorumlusuna bırakarak beklemeye başlamıştı. Biraz sonra elinde bir kaç parça ile satış sorumlusu ile mağaza sahibi gelmişti. Özlem'in gözüne ilk etapta kan kırmızısı renginde sırt dekoltesi ve yırtmaçlı olan bir elbise ilişti. Bunun gayet şık ve seksi olduğunu düşünerek soyunma kabinine doğru gitti. Elbise sanki özellikle Özlem'in vücut hatlarına göre dikilmiş gibi cuk oturmuştu. Hiçbir potluğu, daraltılması ve kısaltması gereken bir yeri yoktu. İlk denediği elbiseyi satın alarak  magaza sahibiyle vedalaşıp dışarı çıktı. Bir yandan da elbisesine uygun ayakkabısının olup olmadığını düşündü. Olmaz olur muydu? Odasının yarısı neredeyse ayakkabı mağazası gibiydi.





   Hazır dışarıdayken kuaför işini de aradan çıkartmayı, böylelikle saçlarını yapmak için harcayacağı zamanı gece için plan yaparak geçirmeyi tercih etmişti. Giyeceği kıyafeti gösterip; ona uygun, şık ama olabildiğince doğal duracak bir topuz yapmasını istedi, kuaförün koltuğuna otururken.





   Kıyafet ve saçı aradan çıkartmıştı. Saatine baktı, henüz iki saati daha vardı. Eve gelip, yarım duş alıp makyajını yapacak bir hayli vakti vardı. Yine de fazla oyalanmadan eve geldi, boynundan aşağı vücudunu özenle yıkadıktan sonra küçük bir banyo havlusuna sarılıp makyaj masasının önüne geçti. Kırmızı elbisesine uygun bir göz makyajı yapıp, kan kırmızısı rujunu sürüp, elbisesini giymeden önce içine iç gıcıklayıcı kırmızı renkte ve tamamen dantel olan iç çamaşırlarını ve onları tamamlayan jartiyerli burunsuz naylon çoraplarını giyip, elbisesini  kutusundan çıkarttı. Altına elbiseyiyle uyumlu kırmızı çivi topuklu sivri burunlu stilettolarını da giydiğinde tamamen hazır sayılırdı. Eline küçük bir gece çantası alıp aynada kendisine şöyle bir bakarak;



"İşte şimdi hazırsın kırmızılı kadın" dedi.



   Saat tam 8'de sözleştikleri restoranın önünde buluşup içeri birlikte girdiler. Yemek boyunca usûlden kur yapıp, bir an önce geceyi tamamlamak adına önce bara, daha sonra da planı istediği gibi giderse evde devam etmek için zamanın akıp gitmesini beklemekten başka bir şey yoktu. Yemek hayli samimi geçmişti. Akşam yemeğini sonlandırıp gecenin devamı için valenin bir taksi çağırmasını söyleyip beklemeye başlamışlardı





   Taksiciye barın adresini verip biraz daha samimi  olmuşlardı çünkü her ikisi de taksinin arkasındaydı. Yan yana ilk oturuşlarıydı. Can ayakları açık oturduğundan dolayı, dizleri birbirine değiyordu. Restoranda aşırıya kaçmadan alkol tükettikleri için iştahlarını bara saklıyorlardı. Oysa Can nerdeyse iki şişenin de hepsini kendisinin içtiğinin farkında bile değildi.



    Bara geldikleri zaman Can taksicinin parasını ödemek için cüzdanını çıkarttı, bu sırada Özlem bara doğru yürümeye başladı. Her zaman yalnız geldiği barda dikkat çekmemek için iki kere daha fazla dikkatli davranıyordu. Burada bir kaç kadeh içip bir an evvel geceyi tamamlamak istiyordu.



   Can aslında viski içmekten keyif alan biriydi ve yemekte çok fazla şarap içtiği için karıştırmak istemiyordu. Her ikisi de birer kadeh kırmızı şarap ve peynir tabağı isteyip, Özlem'in her zamanki masasına oturmuşlardı. Loş ışık, müzik, alkol, içerisinin kalabalik uğultusu derken vakit hayli geçmişti. İlerleyen saatlerde Can Özlem'e, alkolün etkisiyle iyice asılmaya başlamış, sürekli çok hoş bir kadın olduğundan, onu gören her erkeğin ilk bakışta ona aşık olabileceğinden, onun gibi bir kadının şimdiye kadar hiç karşısına çıkmadığından daha da ileri gidip onu arzuladığından bahsetmeye ve bunu dönüp dolaşıp defalarca söylemeye başlamıştı. Özlem bara geldiklerinden beri sadece iki kadeh şarap içmişti. Yemekte de çok fazla tüketmemişti. Can bunun pek de farkinda değildi. Bir ara Can tuvalete kalkmak için izin istediği sırada, Özlem bunu fırsat bilip:

-Sen tuvaletten çıktıktan sonra içkilerimizi bitirelim, ben de bu arada hesabı isteyeyim, sonra da kalkalım olur mu? Çünkü yarın pazar, tüm günü kafa ağrısı çekerek geçirmek istemiyorum diye kikirdedi. Can da:



- Tamam, önce bir taksi çağırırız, sonra seni eve bırakırız. Ordan kim bilir belki bana kahve yaparsın, sonra  belki belki...diye yılışınca Özlem de:



- Kim bilir, belki...Ama bu belkilerden önce senin belkii tuvalete gitmen gerek, merdivenlerden çıkınca sağdaki erkekler tuvaleti. Aman karıştırma sakın yoksa başına belkii... diyerek susup gülümsedi.



   Can tuvalete gittiğinde;



   Fırsatı değerlendirip, gündüzden toz haline getirerek çantasına koyduğu uyku hapını Can'ın şarabının içine boşaltıp, parmağıyla karıştırarak daha çabuk erimesini sağladı. Şarabın rengi olsun, ortamın loş oluşu olsun bu karışıma çok müsait olduğu için hiç dikkat çekmeden içirebilecekti. Tüm bunları soğuk kanlılıkla yaptığı için Can geldiğinde  hiçbir şekilde şüphe duymasını gerektirecek bir durumun olmayacağından gayet emindi.



   Tahmin ettiği gibi de olmuştu. Can bir an evvel eve gitme hayaliyle şarabını bir dikişte içti ve gülümseyerek:

-Tamam ben hazırım hadi hesabı ödeyip seni evine bırakalım dedi.



   İlaç alkolle karışınca etkisini iki kat daha fazla göstermeye başlamış olacaktı ki bahçe kapısının demirine tutunmasaydı sanki yere yığılıp kalacaktı.  İçeri girdiklerinde Can'ı salona alarak:



-Ben şu filmlerdeki gibi üzerime hafif bir şeyler giyip geliyorum diyerek odadan yukarıya doğru çıktı. Bir süre geçmeden Can derin bir uykuya dalmıştı. Onu merdivenlerden sürükleye sürükleye yatak odasına kadar çıkardı. Üzerindeki tüm kıyafetleri çıkartıp yatağına yatırdı. Yatağın çarşafına çılgınca sevişilmiş de bozulmuş süsü vererek, Can'ın üzerinden çıkarttığı tüm kıyafetleri alıp salona indirdi ve sanki soyuna soyuna yukarı çıkılmış gibi her bir parçayı sırasıyla salondan yatak odasına kadar atarak geri geldi. Can'ın ellerini yatağa kelepçeleyip, uyumak için salona gitti.





   Sabah şiddetli bir baş ağrısı ile uyanan Can haliyle hiçbir şey hatırlamıyordu. Ellerinin kelepçeli oluşundan gecenin nasıl geçtiğine dair en ufak bir fikir dahi üretemiyordu. Bildiği tek şey çıplak ve ellerinin kelepçeli oluşuydu. Telaşla Özlem'e seslendi.



   Bu sırada Can'ın seslenmesiyle uyanan Özlem sanki yanından yeni kalkmış da mutfaktan su almaya inmiş süsü vererek elinde su bardağıyla yatak odasına geldi.



- Demek uyandin. Gece bir harikaydı bunu sık sık yapmalıyız, böyle fantezilerinin olduğunu bilmiyordum. Kelepçeyi mi merak ediyorsun yoksa? Ahaha ben çok severim, o yüzden böyle materyaller haliyle mevcut.



-İyi de ben hiçbir şey hatırlamıyorum. Ne yaptım, yani yaptık ki?



-İnanmıyorum sana Can aşk olsun. Ayak parmaklarımdan başlayıp yalanmadık yerimi bırakmadın ve sen hiçbir şey hatırlamıyorsun öyle mi?  Sonraa...



Devam edecek