16 Mart 2019 Cumartesi

Kanın Kokusu 2 Bölüm

   Akşam bara gitmek için hazırdı. Kapıdan çıkarken boy aynasına son kez baktı yine çok güzeldi, uzun zamandan beri saçlarını sürekli topuz yapıyor ve ancak yatarken açıyordu. Fakat bugün kızıl buklelerinin omuzlarına dökülmesine izin vermişti.



   Siyah renkte deri bir mini etek giymişti, onun üzerine göbeğini açık bırakacak siyah bir bustiyer,  dizlerinin üstünde çizmeleri ve onu tamamlayacak küçük deri bir cüzdanvâri bir çanta almıştı. Fazla teferruata gerek yoktu. Alması gereken tek şey omuzlarının üzerine blazer ceketiydi.

   Evi sahile yakın, bahçe içinde iki katlı müstakil bir binaydı. Yatak odasının camı uçsuz bucaksız ormana bakarken, salonun büyük cam kaplı duvarından deniz ayaklarının altındaydı. Evini seviyordu. Şehrin gürültülü caddelerinden uzak, sakin bir kasabayı andırıyordu sanki. Kapıdan çıkarken alarmı kurdu ve bahçe kapısına doğru yöneldi.



   Her zaman gittiği bar evine yürüme mesafesindeydi. Bardan içeri girdiğinde her zamanki masasına oturdu ve her zamanki içkisini söyledi. Kısa bir süre sonra içkisi gelmişti, içkisinden bir yudum alırken diğer eliyle çantasından telefonunu çıkartıp sosyal medya hesabına göz attı. Yeni bir takip isteği vardı, kim olduğuna bakmak için isteği atan kişinin profiline girdi. Gördüklerine inanamamış gibi profil resmini eliyle biraz daha büyüttü. Evet, gözleri onu yanıltmıyorsa bu oydu. Neden ve nereden çıkmıştı bu takip isteği?



    Önce isteği silmeyi, hatta yeniden yollamasına mani olmak için engellemeyi düşündü ama farkında olmadan mı, istemsiz mi, reddetmek yerine onay kısmına basmıştı. "Vardır bunda da bir hayır" diyerek içkisinden derin bir yudum aldı.

   "Belki de kurbanım kendi ayaklarıyla gelmiştir" diye geçirdi içinden. Sinsice ve istem dışı dudaklarında bir tebessüm belirdi. Telefonu masanın üzerine koyup gecenin tadını çıkartmaya ve artık düşünmemeye karar verdi. Yakınına gelen bir kaç tanıdık yüzle selamlaştı. Müziğin ritmine bacak bacak üstüne attığı ve boşta kalan ayağı ile tempo tutturarak gecenin keyfini çıkarttı.



......



   Eve geldiğinde vakit hayli geç olmuştu. Bahçe kapısından içeri henüz girmişti ki arkasında birinin onu takip ettiğini fark etti. Dönüp baktığı zaman kahkaha atmamak için kendini zor tuttu. Bu sadece bir köpekti. Kaburgaları neredeyse tek tek sayılacak kadar belirgin, olabildiğince zayıf ve bakımsız hatta açlıktan bayılmak üzere olan Golden Retriever cinsi bir köpekti. Onu evine kadar takip etmiş olmalıydı. Boynunda eski bir tasma, tasmanın ucunda da bir madalyon vardı. Arkasını çevirdiğinde isim ve telefon numarası olduğunu gördü. Numarayı çevirdi, uzun bir çalıştan sonra uykulu bir ses ile karşılaştı. Bu saatte rahatsızlık verdiği için özür dileyerek köpekten bahsetti. Kaybolmuş olabilme ihtimali nedeniyle haber verdiğini söyledi. Telefonun diğer ucundaki ses yazlıkçı olduğunu, köpeğin büyüdükçe sorun çıkarabileceği düşüncesinden, evlerini satıp apartman dairesine taşınmalarından ve oraya bir daha gelmeyeceklerinden dolayı köpeği beslemekten vazgeçtiklerini söyleyip telefonu kapatmıştı.



   "Gel bakalım" dedi. "Önce senin karnını bir güzel doyuralım, sonrasını da sonra düşünürüz."



   Köpeğin tasmasında Tekila yazıyordu fakat ona Küçük Bey diye hitap etmişti, köpek de sanki bu ismi benimsemiş gibi kuyruk sallayınca "Madem artık sahip olarak beni seçtin ben de sana şimdilik Küçük Bey demeyi tercih ediyorum."  deyip köpeği içeri aldı. Artık yalnız değildi. Karnını doyurduktan sonra kapının arkasına bir kilim attı, "Şimdilik burada yatacaksın, sağlık kontrollerin ve temizlik bakımların tamamlandıktan sonra evin içerisinde de gezebilirsin" deyip odasına çıktı. 



.....





 Pazar sabahı





Uyandığı vakit karşısında ona bakan sevimli bir çift gözle karşılanmıştı. Anlaşılan bu Küçük Bey evi de kendisini de sahiplenmiş, yatak odasının kapısına kadar çıkmıştı. "O zaman doğru banyoya" diye kıkırdayarak yataktan fırladı. Köpeğin kirden yer yer yapak olmuş tüylerini bir güzel yıkayıp kuruladıktan sonra tüm pazar gününü yeni ev arkadaşına ayırmaya karar verdi.



   Kahvaltısını yaptıktan sonra köpek için bir takım şeyler almak üzere arabasına bindi ve şehir merkezine geldi. Açık bir petshop bulunca da ne gerekiyorsa her şeyi aldı. Bir güzel tıraş ettirdi ve doğruca evine doğru yola çıktı. Almış olduğu yeni tasmasını boynuna geçirdi. Henüz çok sağlıklı bir köpek olmadığından onu yürüyüş yaparak yormak istemediği için doğruca eve getirdi. Kendisine işi haricinde yeni bir uğraş edinmenin verdiği hazla köpek için almış olduğu ne varsa bir çırpıda evin içine taşımıştı. Mama kabı, su kabı, battaniyesi, zinciri, tasması, şampuanı derken vaktin ne çabuk geçtiğinin farkına bile varmamıştı. Aslında ilerleyen zamanda daha büyük ve iri bir köpek olacaktı, bu sebeple bahçede bakılması gerekirken hayli çelimsiz olması sebebiyle evin içinde bakmaya karar vermiş ve yalnızlığını onunla paylaşmıştı.



   Akşam olmak üzereydi. Sabah yine aynı ve yoğun tempoda çalışacağı için duş alıp erkenden yatmayı planladı. Banyoya girdiğinde köpek de kapının önünde onu bekliyordu. Nereye giderse kendisini takip eden, her baktığında kuyruğu ile sevgi gösterisi yapan bu arkadaşı o da bayağı bayağı benimsemişti. Sanki uzun zamandır birlikteliği varmış gibi verdiği her komutu yerine getirmesi daha önceden eğitimli olduğunun göstergesiydi. Tek bir konu da söz dinlemiyordu, o da yatacağı yeri henüz kabullenmemiş olmasıydı.  Bu o kadar da önemli değildi aslında. Yatağa girdiğinde ondan önce yatağa atlamış, ayak ucunda yerini almıştı bile. "Peki bakalım" diyerek kendisini derin ve huzurlu bir uykuya teslim etmişti artık. 



   Sabah saatin alarmından önce ayak tabanlarında bir ıslaklık ve gıdıklanma hissederek uyandı çünkü yatağını paylaşan; ayaklarını yalayarak uyandırmıştı onu. Hemen yatağında doğrulup başını okşayarak "Günaydın Küçük Bey" dedi. Biraz yatakta oynaştıktan sonra kalkıp kahve suyu koymak üzere mutfağa yöneldi. Küçük Bey de peşinden...



   Kahvesini yudumlarken Küçük Bey'e birazdan işe gideceğini, akşam vakti geleceğini, o gelene kadar da uslu durmasını tembihliyordu. Küçük Bey de anlamış olacak ki ara ara her "Tamam mı?" dediğinde havlayarak cevap veriyor, kuyruk sallıyordu.



   Ofise geldiğinde gün, her zamanki rutin ritüeller eşliğinde başlamıştı. Yeşil çayını yudumlarken içeri elinde bir sürü dosyalarla office boy'u  belirmişti. Bugün için yapılacakları listeler halinde söyleyip rahatsız edilmek istemediğini ve çok önemli olmadıkça ayak altında dolaşmamasını söyleyip  çayından bir yudum daha aldı.



   Arkasına yaslandı, hafta sonunu düşündü. Hiç planda yokken bir köpek sahibi olmuş ve bu ona çok iyi gelmişti. Birden aklına takip isteği atan kişi geldi, bardayken loş ortamda belki de benzetmiş olabileceğini düşünüp adamın profile tekrar girip bakmaya başladı. Sigarasından bir nefes daha çekip kül tablasına bıraktıktan sonra emin oldu. Evet bu isteği atan yıllar önce motor kazasında kaybettiği sevgilisinin ölümüne sebep olan meşhur iş adamı Tan Doğan'ın oğlu, zengin züppesi, İstanbul sosyetesinin müzmin bekarlarından, jigolo kılıklı Can Doğan'dan başkası değildi!



   Kendisini bilerek eklediğini anlık olarak düşünse de bu düşüncesinden dm'sine gelen mesaj sesiyle sıyrıldı:



-Merhaba güzel kadın, takip isteğimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.



   (Demek ki tamamen tesadüf eseri eklemişti, oysa ki tesadüflere inanan biri değildi.) Hiç bozuntuya vermeden tamamen yeni birisiymiş gibi cevap vermeyi düşündü ama bunu hemen yapmadı. "Görüldü" ibaresi o an için umurunda bile değildi. Bunun belki de bir işaret olduğunu, kendince plan yaptığı ama kurbanının kimin olacağına karar vermediği kişinin, kendi ayağı ile gelmiş olmasını ve yıllar sonra ilahi adaletin tecelli edeceği için bir vesile olduğunu geçirdi aklından.



   Önce kendisine koyu bir kahve yapması için office boy'unu yanına çağırdı. Elinde telefon, sürekli Can'ın paylaşımlarını incelemeye koyulduğu sırada kaçıncı sigarasını yaktığının bile farkında değildi. Kahvesi gelmişti. Masanın diğer ucunda elinde boş tepsiyle dikilip duran office boy'unun:

-Başka bir emriniz var mı Özlem Hanım? sesiyle başını telefondan bir anlık kaldırdı.



-Hayır yok, olursa bundan haberin olur çocuk! Şimdi çıkabilirsin, dedi.



...



   Kahvesinden bir yudum alıp yine telefonuna dalması uzun sürmedi. (Bir cevap vermeliydi ama ne?) Sadece kısa ve yalın şekilde "Merhaba" demek miydi doğru olan yoksa ağına düşürmek için biraz daha süslü cevap mı vermeliydi?



-Merhaba, rica ederim. Tanışıyor muyuz? demek en uygun cevaptı şimdilik. Cevap gelmekte gecikmemişti:



-Hayır tanıştığımızı sanmıyorum. Öyle olsaydı bunu unutmam mümkün olmazdı. (Şeklinde yılışık bir cevap gelmesi gecikmedi. )



   Oysa hiç tarzı değildi. Tanımadığı biri ile değil sohbet etmek, profiline dahi eklemezdi. "Oyun başlasın!" diye geçirdi içinden.



Dm konuşmaları:



-Ah çok mersi, iltifatınız için teşekkür ediyorum.



-iltifat değil gerçek. Ben Can, sizi daha yakından tanımam da bir sakınca yoksa eğer...



(Tanıyacaksın tabi ama tanıdığın güne lanet okuya okuya diye iç geçirdi.)



-Elbette, ben de Özlem. Madem takip isteği gönderdiniz ben de aynı şekilde sizi takip etmeye başladım. Haliyle birbirimizi takip ediyorsak tanımak, tanışmak en doğal hakkımız. Bunun için gerekli zamanımız var. Şimdi müsaadenizle biraz çalışmam gerek, size iyi günler diliyorum.

 

   diye cevap verdi çünkü hiç vanilla tarzı konuşmayı beceren biri değildi. İlk etapta kısa kesmek istemesi bu yüzdendi, hayatı boyunca dominant olmanın verdiği bir kemikleşmiş konuşma stili vardı. Bunları biraz törpülemek ve Can denen züppeyi ağına düşürmek için zamana ihtiyacı vardı.



-En kısa zamanda görüşmek üzere, sabırsızlıkla telefonun başında bekliyor olacağım.





....





   Zaman geçtikçe ara ara bir yandan mesaj kutusu ve profile göz atıyor, bir yandan da şirketteki işlerini aksatmamaya çalışıyordu.



   Vaktin nasıl geçtiğini anlamamıştı. Sekreterini çağırıp hazırlanması gereken proje hakkında kısa bir bilgi vermesini istedi.



   Sekreterinin günler boyunca hazırlamış olduğu yazıyı beğenmeyip yeniden yazması için onu sert bir şekilde azarlamış ve şirketteki gününü tamamlamıştı.



   Eve geldiğinde kafasının saçma sapan bir şekilde Can'a takıldığı fark etti.



   Can, otuzlu yaşlarına yeni girmiş ama hala baba parasıyla gününü gün eden, şirketlerine keyfe keder uğrayan, gördüğü her kadının hemen onun kucağına atlayacağını düşünen ve hiçbir güzel kadının ona hayır diyemeyeceği saplantısıyla kadınları sadece sikilecek bir et parçası gibi gören, kumral, uzun boylu, yeşil gözlü, hayli yakışıklı ve bunun farkında olan, kaba tabirle jigolo denecek kadar ucuz, Don Juan kılıklı biriydi. İlgi alanları hız ve kızdan başka bir şey değildi. Çünkü neredeyse profilindeki bütün paylaşımlar ya üstü açık spor arabasında ya Honda CBR tepesinde ya da etrafında onlarca bikinili kadınlarla beach clup'ta yada seçkin gece kulüplerinde elinde içki kadehi ile boy gösterirken çekilmiş fotoğraflardan ibaretti. 



   Telefonunu şarja takıp ılık bir duş almak, sonrasında kendisine bir kadeh kırmızı şarap koymak için oturduğu kanepeden kalktı. Üzerindekileri çıkartıp banyoya girdi. Duş iyi gelmişti, bütün uzuvlarının gevşediğini hissetti. Bornozunu giyip saçlarını küçük bir havluyla sardıktan sonra mutfağa indi. Kendisine küçük peynir dilimleri ile bezenmiş bir tabak hazırlayıp salondaki mini barından bir kadeh şarap doldurdu. Ayaklarını sehpanın üzerine uzatıp bir süre öylece oturdu. Tam televizyonu açacakken telefonuna gelen mesaj sesiyle ayağa kalkıp telefonunu şarj ettiği yerden aldı, mesajı atan Can'dı:



-İyi akşamlar nasılsınız?

-Size de iyi geceler, çok yorgunum uyumak için hazırlık yapıyordum.

-Geç bir saat değil aslında?

-Hafta içi 00:00 bana göre geç bir saat olması için yeterli.

-Peki, sabah görüşürüz. Görüşürüz değil mi?



(Görüşeceğiz elbet )



-Kısmet. Şimdilik hoşçakalın.



-İsterseniz telefon numaramı vereyim, buradan yazmak zor.



-Henüz bunu erken buluyorum, gerektiği zaman isterim. İyi geceler.



-Size de.



   Can ilk defa telefon numarası almak istemeyen bir kadınla karşılaşmıştı çünkü bu güne kadar ona hayır diyecek biri çıkmamış, her kadını kibarlığı ve iltifatlarıyla kısa sürede ağına düşürmeyi başarmıştı. Özlem ise yavaş yavaş yakınlaşmayı düşünüyordu ama içinden bir ses de bir an evvel görüşme sağlayıp onu doğduğuna pişman etmesi gerektiği söylüyordu. O yüzden sabah bir şekilde telefon numarasını verip yüz yüze görüşme  istemesine firsat verecekti. Şarabı yarım bırakıp yatağa girdi olacakları ve ona yapacaklarını hayal ederken derin bir uykuya teslim oldu.



   Günler geçtikçe Can ile sohbetini daha da samimi yapmaya başlamış, ara ara telefon görüşmesi yapar olmuştu. Yakında benimle dışarıda buluşmak isteyecektir diye geçirdi içinden. Düşündüğü gibi de oldu.



   Can ona baş başa bir akşam yemeği yemek için davette bulundu. Fakat Özlem, Can'ın ilk yüz yüze görüşme talebinin öğle yemeği sırasında olması için kibar bir şekilde ikna etti. Nihayet yarın öğle; 12:30 gibi Beyoğlu'nun seçkin mekanlarından olan Mükellef'te buluşmak için randevulaştılar.



   Özlem şirketi arayarak bugün gelmeyeceğini söylemişti çünkü bu ilk buluşma olacaktı, o yüzden özenli bir şekilde hazırlanması için gerekli zamana sahip olması gerekiyordu.



   Gardrobunu açtı, gündüz için çok da frapan olmayan, sağ dizinin üzerinde derin yırtmacı olan düz bir siyah etek, üzerine de saçlarının kızıllığına uygun, kırmızının tonlarında slim fit bir gömlek giydi. Ayağındaki sivri topuklu, kırmızı tabanlı siyah stilettoları ile göz alıcı olmuştu. Sade ama seksi; Şık ama aşırıya kaçmadan... Eline aldığı  siyah portföy çantası ile kıyafet işini tamamlamıştı. Sırada saçlarını toplamak ve dolgun dudaklarını daha da ortaya çıkartacak kan kırmızı rujuna uygun hafif bir göz makyajı yapmak kalmisti. Makyajını tamamlayıp son kez aynaya baktı, kapıdan çıkarken istemsiz olarak dudaklarını yaladı. Rujunun tadı dilinde hoş bir tat bırakmıştı. Ve ilk buluşma için hazırdı.







 Devam edecek.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder